Amerikan emperyalizminin İslam dünyasına yönelik yeni stratejisinde İslam'ı yeniden tanımlama ve manipüle etme yatıyor.
MANİPÜLASYON YETENEĞİ: ORTADOĞU'NUN JEO-POLİTİK KONTROL MEKANİZMASI OLARAK İSLAMMehdi Daryus NAZEMROAYA (*)
Washington ve destekçileri Avrasya’nın kalbine doğru ilerlemelerini sürdürürken bir taraftan da İslam’ı jeopolitik bir yönlendirme aracı olarak kullanmayı deniyorlar. Bu süreçte politik ve sosyal bir kaos ortamı üretirken; İslam’ı yeniden tanımlama ve küresel sermayenin çıkarlarına bağımlı kılma çabası yolunda, yeni nesil öncü Araplar arasından çıkan sözde İslamcıları bu sürece dahil ettiler.
İslam’ı Yeniden Tanımlama Projesi: Yeni Bir Model Olarak Türkiye ve ‘Kalvinist İslam’
Türkiye, içinde bulunduğu durum itibariyle isyankâr Arap topluluklarına takip edilesi demokratik bir örnek olarak sunuluyor. Kürtçenin toplum içinde konuşulmasının yasak olduğu dönemlerden bugüne kadar Ankara’nın demokratik bir ilerleme kaydettiği doğru; fakat Türkiye hala işlevsel bir demokrasi üretemiyor ve faşist eğilimlerin diktasında yönetiliyor.
Ordu, halen devlet ve hükümetin gidişatında büyük bir role sahip. Baştan aşağı gizli bir işleyişe sahip olan ‘derin devlet’ Türkiye’de etkinliğini sürdürüyor. Sivil haklara hala saygı duyulmuyor, devlet memurluğuna aday olan kimseler, Türkiye’deki statükoya karşı tehlike potansiyeli taşıyanları ayrıştırması için bir grup veya bir kişi tarafından haksız elemelere tabi tutuluyorlar.
Türkiye zaten demokratik özellikleri dolayısıyla Araplara model olarak sunulmuyor. Politik nitelikleri sebebiyle model gösteriliyor, çünkü politik ve sosyo-ekonomik değişiklikler İslam’ın manipüle edilmesine de olanak sağlıyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi (ya da AKP)’nin 2002’de ordunun ve yargının müdahalesiyle karşılaşmaksızın hükümete gelmesine izin verilmesi halkçı bir duruş gibi görünse de; daha önceleri Türkiye’de siyasal İslam’a çok az tolerans tanınıyordu. 2001’de kurulan AKP’nin kurulması ve 2002’de kazandığı seçim, Güneybatı Asya’yı ve Kuzey Afrika’yı yeniden çizme hedefinin bir parçası oldu.
İslam’ı yeniden tanımlama ve manipüle etme projesi, AKP örneğinde olduğu gibi; bir “siyasal İslam” dalgası oluşturarak, İslam’ı kapitalist dünya düzeni çıkarlarına bağımlı kılma çabasıdır. Böylelikle İslam’ın bu yeni tanımı, “Kalvinist İslam”a ve “Protestan iş ahlakının Müslüman versiyonu” olma özelliğine öncülük etti. Türkiye’de geliştirilen ve bugünlerde Mısır başta olmak üzere diğer Arap toplumlarına Washington ve Brüksel tarafından sunulan model, işte bu modeldir.
“Kalvinist İslam”ın, faizle ya da mevcut sistemin İslam ile çelişen çıkarlarıyla ilgili bir sorunu yoktur. Bu öyle bir sistemdir ki; bireyleri ve toplumları küresel sermayeye borçlandırarak esaret altına almak üzere çalışır. Avrupa Yeniden Yapılandırma ve Geliştirme Bankası ise bu süreci Arap Dünyası’nın “demokratik reformları” olarak nitelendiriyor.
Suudi Arabistan’ın ve diğer Arap Petro-şeyhlerinin yöneticileri de Arap dünyasındaki borçlandırma yoluyla esirleştirmenin ortaklarıdırlar. Bu bağlamda Katar ve Basra Körfezi’ndeki Arap şeyhleri Ortadoğu Geliştirme Bankası kurma sürecine girerek kendilerine “demokrasiye geçiş sürecinde” destek vermeleri karşılığında Arap ülkelerine borçlar veriyorlar. Ortadoğu Geliştirme Bankası’nın demokrasiye geçiş misyonu oldukça ironik; çünkü bu ülkeler, sağlam diktatörlükler…
İran’daki iç karışıklıklar da İslam’ın küresel sermayeye bağımlı kılınması oyunun bir sonucuydu.
Yeni Nesil İslamcılara Kapı Açmak
Washington’un ümidi, yeni nesil İslamcılarla beraber demokratik devlet hedefi çerçevesinde “Kalvinist İslam” düşüncesinin temelleneceğidir. Bu hükümetler, ülkelerini daha fazla borcun altına sokarak ve ulusal sermayeyi satarak kendilerini kaçınılmaz bir şekilde esaret altına sokacaklar. Kuzey Afrika’dan Güney Afrika’ya ve Orta Asya’ya uzanan alanın alt-üst olmasına yardımcı olan bu hükümetler, bölünmesi ve İsrail gibi etnik bir sistem üzerine yeniden yapılandırılması istenen bir bölgenin kurulmasına ön ayak oluyorlar.
Telaviv, bu ülkeler üzerinde gittikçe de genişleyen bir etki alanına sahip. Elbirliği ile gerçekleştirilen projede farklı diller ve dinlere tahammül yok edildiği gibi; bölge ülkeleri bölünmeye teşvik ediliyor. Türkiye, bahsettiğimiz yeni nesil İslamcıların beşiği olma özelliği ile bu projede büyük bir rol oynuyor. Suudi Arabistan da bu İslamcı cenahı desteklemede keza bir role sahip.
Washington Jeo-stratejik Satranç Tahtasını Yeniden Kuruyor
İran ve Suriye’yi hedefe oturtmak, büyük Avrasya kontrol stratejisinin bir parçası. Çin’in çıkarları küresel haritadaki her yerde saldırıya uğramış durumda. Sudan bölündü ve Kuzey Sudan ile Güney Sudan iki zıt kutup haline getirildi. Libya şu an ateş altında ve bölünme sürecinde. Suriye hükümeti, teslim olması yönünde baskılara maruz bırakılıyor ve sıradaki ülke, o olacak gibi görünüyor. Amerika ve İngiltere ulusal güvenlik konseylerini birleştiriyor. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Anglo-Amerikan kuruluşların yaptığı gibi.
Pakistan’ı hedef almak, İran’ı bölgeden soyutlamakla doğrudan ilişkili ve Çin’in menfaatlerine ya da olası herhangi bir Avrasya birliğine saldırı mahiyeti taşıyor. Amerika ve NATO bu hedef doğrultusunda Yemen etrafındaki sulara asker çıkarmış durumda. Amerika, aynı zamanda Batı Avrupa’ya, Polonya’ya, Bulgaristan’a ve Romanya’y,a Rusya ve eski Sovyet cumhuriyetlerin etkisini kırmak için takviye kuvvet ekipleri gönderiyor. Belarus ve Ukrayna da artan baskılardan nasibini almış durumda. Bütün bu adımlar, Avrasya’yı bir çembere almak ve oranın enerji kaynaklarını ya da Çin’e giden enerji yollarını kontrol altında tutmak için atılan askeri stratejik adımlardan birkaç tanesidir. Küba ve Venezüella da aynı tehditlerle karşı karşıya olsa da ordularının Washington ile bağları diğer dünya devletlerine göre daha zayıf durumda.
Arap başkentlerinde hükümeti elde etmek için kurulan yeni İslami partilerin Suud tarafından ve Türkiye’nin yardımıyla şekillendirildiği gün gibi ortada. Bu hükümetler, devletlerini bağımlılaştırmak için çalışacaklar. Pentagon, NATO ve İsrail bu yeni hükümetlerden herhangi birini yeni savaşlar çıkarmak için kullanabilir.
Yeni Amerikan Yüzyılı Projesinin kurucularından biri olan Norman Podhoretz’in 2008 yılında bulunduğu kehanete göre; İsrail, İran, Suriye, Mısır ve Lübnan ile Ürdün’ü de kapsayan diğer komşu ülkelere karşı bir nükleer savaş başlatacaktı. Podhoretz bu kehanetle genişleyen bir İsrail tarifi yapmıştı; hatta İsrail’in Basra Körfezi’ndeki petrol yataklarını tümden işgal edebileceğini söylemişti.
Podhoretz’in Stratejik ve Uluslararası Etütler Merkezi’nin yaptığı stratejik analizden etkilenerek yaptığı bu çıkarımda garip gibi görünen kısım ise şu: Telaviv, sadık Mısırlı müttefiki olan Hüsnü Mübarek başkanlığındaki Kahire’yi bile nükleer bombardımana maruz bırakacaktı. Eski rejim halen ayakta kalacak olsa da, Mübarek çoktan gitmiş olacaktı. Mısır ordusu şu an devleti yönetiyor ama İslamcılar mutlaka hükümet kuracaklar. Amerika ve onun en sağlam dostu NATO İslam’ı ne kadar kötülerse kötülesin; bu, mutlaka olacak
Bilinmeyen Gelecek: Sırada Ne Var?
Amerika, Avrupa Birliği ve İsrail, Türk-Arap-İran Dünyası’ndaki çalkantılardan faydalanarak Libya savaşını sürdürmek ve Suriye’deki İslamcı isyanı desteklemek gibi projeleri kapsayan hedeflerinin gerçekleşmesini istiyor. Suudilerle birlikte ‘fitne’nin yayılmasına ya da Güneybatı Asya ile Kuzey Afrika insanlarının bölünmesine ortam hazırlıyor. Telaviv ve Basra Körfezi’ndeki Arap zenginleri tarafından şekillendirilen İsrail-Haliç stratejik işbirliği bu bağlamda değerlendirildiğinde hayati önem arz ediyor.
Kahire’deki askeri cuntanın tanıdığı ayrıcalıklar neticesinde Mısır’daki isyan durulmuyor, insanlar daha da radikalleşiyorlar. Protestocular şu sıralar İsrail’i ve onun askeri cunta ile olan ilişkisini irdeliyor. Tunus’ta da aynı şekilde, radikalleşme başı çekiyor.
Washington ve yoldaşları ateşle oynamaktalar. Onlar bu kaos sürecinin İran ve Suriye’yi karşı karşıya getirmek için mükemmel bir fırsat olduğunu düşünüyor olabilirler. Türk-Arap-İran Dünyası’nda kök salan ayaklanmalar, tahmin edilemez sonuçlar doğuracaktır. Artan devlet destekli şiddet tehditleri altında, Bahreyn ve Yemen'deki halkların direnci de, anti-Amerikan ve anti-Siyonist söylemlerle yola çıkan protestocuların ne denli samimi olduklarını gözler önüne seriyor.
* Küreselleşme üzerine Araştırma Merkezi Araştırma Görevlisi. Ayrıca Ortadoğu ve Orta Asya uzmanı.Bu analiz Seyfullah Sami FİLİZ tarafından velfecr için çevrildi.