İslam İnkılabı Rehberi İmam Hamenei'nin Uluslararası İslami Uyanış Konferansı(da yaptığı konuşmanın tam metni
Bismillahirrahmanirrahim,Allah'ın selam, rahmet ve bereketi üzerinize olsun...
Alemlerin Rabbine hamdolsun, salat ve selam efendimiz Muhammed ve onun doğru, pak ve seçkin izleyicileri üzerine olsun...
'Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,
Ey Peygamber, Allah'tan sakın, kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ve sana Rabbinden vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı haber alandır.
Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.' (Ahzab 1-3)
Değerli konuklar ve muhterem delegelere hoşgeldiniz diyorum. Bizleri burada bir araya getiren, İslami uyanıştır. Yani, İslam ümmetindeki dinamizm ve bilinç ile şu anda bölge halkları arasında büyük bir değişime yol açan ve bölge ve uluslararası sahnelere egemen olan şeytanların asla hesaplayamayacağı kıyamlar ve devrimler ile emperyalist ve despot rejimlerin surlarını yıkan ve muhafız güçlerini mağlup eden dev ayaklanmalar.
Hiç kuşkusuz, büyük sosyal değişimler daima tarihi uygarlıklar ve tecrübelere dayanan bir arka plana sahiptir. İslam dünyasındaki son olayların arka planında da geçtiğimiz 150 yılda Mısır, Irak, İran, Hindistan ile Asya ve Afrika'daki diğer ülkelerde kendisini gösteren büyük cihad ve fikir adamları ile İslami akımlar yatmaktadır.
1950 ve 60'lı yıllarda kimi ülkelerde meydana gelen olaylar genellikle materyalist düşünceler ve ideolojilere yönelen rejimlerin kurulmasına yol açtı ve doğal olarak bir süre sonra Batı'nın emperyalist ve sömürücü güçlerinin tuzağına düşüldü. Bu durum, şu anda İslam dünyasında kendini gösteren genel ve derin düşüncelerin şekillenmesinde önemli payı olan ibret verici bir ders idi.
İran'da büyük İslam İnkılabı'nın meydana gelişi ve İmam Humeyni'nin deyimiyle kanın kılıca galebe çalmasıyla kalıcı, güçlü, cesur ve ilerici bir İslam Cumhuriyeti kuruldu ve günümüzdeki İslami uyanış sürecinde önemli etkiler uyandırdı. İslam İnkılabının etkileri, İslam dünyasının mevcut durumunu irdeleyen tarihi tahlillerde özgün bir yer tutacaktır.
Kısacası, şu anda İslam dünyasında yükselen hakikatler, tarihi kökleri ile sosyal ve fikri arka planından kopuk olaylar değildir ki düşmanlar ya da yüzeysel düşünen kimseler bu dalgayı geçici ve yüzeysel bir olay olarak niteleyip, saptırıcı ya da düşmanca analizleriyle milletlerin gönlündeki umut meşalesini söndürebilsinler.
Ben bu kardeşçe sohbetimde üç nokta üzerinde durmak istiyorum:
1- Bu kıyamlar ve devrimlerin kimliğine genel bir bakış,
2- Hareketin önündeki tehlikeler ve zararlar,
3- Zarar ve tehlikeleri önleyebilecek çareler.
1-İlk konuda, bana kalırsa bu devrimlerdeki en önemli faktör halkın eylem, mücadele ve cihad sahnesinde yalnızca gönülleri, iman ve iradeleri ile değil, fiziki olarak da yer almasıdır. Bu asil hareketler ile bir grup asker ya da bir silahlı mücadele çekirdeğinin halkın ilgisiz bakışları ya da kabulüne rağmen gerçekleştirdiği faaliyetler arasında büyük farklılıklar vardır.
1950 ve 60'lı yıllarda kimi Afrika ve Asya ülkelerinde devrimlerin ağır yükünü halkın çeşitli tabakaları ya da ülkenin her yanına mensup gençler yerine ihtilalci odaklar ya da silahlı küçük çekirdekler omuzlamışlardı. Onlar kendi kendilerine kararlar aldılar ve onu uyguladılar. Kendilerinden sonraki kuşak, çeşitli nedenlerle yollarını değiştirdiklerinde de devrimler kendi aleyhlerine döndü ve düşman yeniden bu ülkelerde egemen oldu. Bu durum, gelişmelerin halk kitlelerinin omuzlarında yönlendiği süreçten tamamen farklıdır. Ruh ve bedenleriyle sahneye çıkan, cihad ve fedakarlıkla düşmanı sahneden kovalayan işte bu halktır.
Burada sloganları düzenleyen, hedefleri belirleyen, düşmanı tanımlayıp takip eden işte bu halktır. Bu halk ideal bir gelecek çizmekte ve uzlaşmacılar ile düşmanın uşaklarının herhangi bir sapmasına, düşmanla uzlaşılmasına ve hareket çizgisinin değiştirilmesine izin vermemektedir.
Halk hareketlerinde devrimin gecikmesi mümkündür. Ancak, bu devrim yüzeysellik ve istikrarsızlıktan uzaktır. Allah'ın kelamındaki güzel ağacı andırmaktadır: 'Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. (İbrahim-24)
Ben kahraman Mısır halkının Tahrir Meydanı'ndaki şanlı varlığını televizyondan izlediğimde bu devrimin zafere ereceğine emin oldum. Bir hakikati belirtmek zorundayım: İslam İnkılabı'nın zaferi ve İslam nizamının İran'da kurulmasından sonra Doğu ve Batı'lı materyalist yönetimler arasında büyük bir deprem ve müslüman halklar arasında da büyük bir heyecan yaşandı. Biz, her yerden daha önce Mısır'da bir kıyam yaşanması beklentisinde idik. Bu ülkede cihadın geçmişi, aydınların varlığı ve nice büyük mücahid ve mütefekkir şahsiyetlerin yetişmiş olması, gönlümüzdeki bu beklentiyi tetiklemekteydi. Ancak, Mısır'dan net bir ses yükselmiyordu. O zaman gönlümde Mısır halkına hitaben Ebu Firas'ın şu şiirini fısıldamaktaydım: 'İsyankar gözyaşlarına itaat etmeyerek sabırla direndiğini görmekteyim / Nasıl oluyor da aşkın buyrukları karşısında eğilmiyorsun ?' Mısır halkını Tahrir Meydanı ve Mısır şehirlerinin diğer meydanlarında gördüğümde ise cevabımı işittim. Mısır halkı yine aynı kalp diliyle bana şunu söylemekteydi: 'Kuşkusuz ben de vurgunum ve yanıp tutuşmaktayım / Ancak sırrımı açığa vurmak bana yakışmaz'. Bu kutsal sır, yani kıyamın amacı ve azmi giderek Mısır halkının zihniyetinde kıvamını buldu, şekil kazandı ve uygun bir tarihi anda da muhteşem bir şekilde ortaya çıktı.
Tunus, Yemen, Libya ve Bahreyn de aynen böyledir. 'Onlardan kimi de beklemektedir. Onlar hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.' (Ahzab-23)
Böylesine devrimlerde, ilkeler, değerler ve hedefler, gruplar ve partilerin daha önce oluşturdukları manifestolarda değil; sahnedeki halk bireylerinin zihninde, gönlünde ve iradesinde yazılmakta ve onların sloganları ve davranışları olarak vurgulanmaktadır.
Bu değerlendirme ışığında bölgede, Mısır'da ve diğer ülkelerdeki mevcut devrimlerin temel ilkelerini açık ve net bir şekilde teşhis etmek mümkündür:
• Tarih boyunca kokuşmuş diktatörlükler ve Amerika ile Batı'nın siyasal sultası altında kırılıp çiğnenen ulusal haysiyet ve onurun ihyası ve yenilenmesi.
• Halkın derin inancı ve tarihi bağlılığını yansıtan İslam sancağının dalgalandırılması ve yalnızca İslam şeriati sayesinde kazanılabilecek adalet, psikolojik güvenlik ve ilerlemeye ulaşılması.
• İki asırdır bu ülkelerdeki halklara en büyük kayıp, hasar ve aşağılamayı dayatan Amerika ve Avrupa'nın sulta ve nüfuzu karşısında dikilmek.
• Sömürücülerin bölge ülkelerinin sırtına bir hançer gibi sapladığı, şeytani sultasını sürdürebilme aracına dönüştürdüğü ve bir milleti tarihi topraklarından söküp attığı gasıp siyonist rejimle mücadele.
Hiç kuşkusuz, bölgedeki devrimlerin dayandığı ya da arzuladığı bu ilkeler ve ülküler, Amerika, Batı ve siyonizmin beğenisini kazanmamaktadır ve onlar bu hakikati inkar için olanca çabalarını göstermektedirler. Ancak bu inkar, gerçeği değiştiremeyecektir.
Bu devrimlerin halka dayanması, hareketin kimliğinin biçimlenmesindeki en önemli faktördür. Olanca güçleri ve yöntemleriyle bu ülkelerdeki zalim, uşak ve kokuşmuş yöneticileri korumaya çalışan ve yalnızca, halkın kıyamı ve azminin geriye onlar için hiç bir ümit ışığı bırakmadığında onları destekten vazgeçen yabancı güçlerin bu devrimlerin zaferinde paylarının bulunduğunu iddiaya hakları yoktur. Libya gibi bir yerde de Amerika ve Nato'nun başvurduğu müdahele, hakikati tersyüz etmeye yetmeyecektir. Nato'nun Libya'ya müdahelesinin yol açtığı kayıplar, telafisi mümkün olmayan boyutlara ulaşmıştır. Amerika ve Nato'nun müdahelesi olmasaydı, halkın biraz geç de olsa zafer kazanması ve bütün bu alt yapı tesislerinin tahribi ve masum kadın ve çocukların katlinin önlenmesi mümkündü. Bu durumda, yıllarca Kazzafi'ye eşlik eden düşmanların bu mazlum ve savaş felaketzedesi ülkeye müdahelede bulunma hakkına sahip oldukları iddiası ilginçtir.
Halk ve halkın bağrından çıkan elitler, bu devrimlerin asıl sahipleri olup, onu korumak, gelecekteki çizgisini belirlemek ve onu geliştirmekle yükümlüdür ve inşaallah öyle de olacaktır.
2-Zararlar ve tehlikeler konusuna gelince... Önce şunu vurgulamalıyım ki, tehlike var ancak ondan korunma yolu da var. Tehlikeye dikkat etmek halkları korkutmamalıdır. Bırakınız düşmanlarınız sizden korksun ve şunu biliniz ki: 'Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır.' (Nisa-76) Allahu teala Asr-ı Saadet'teki bir grup mücahid hakkında şöyle buyurmaktadır: 'Onlar, kendilerine insanlar: 'Size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan korkun' dedikleri halde, (buna rağmen) imanları artanlar ve: 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir' diyenlerdir. Bundan dolayı, kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir.' (Al-i İmran-173 ve 174)
Tehlikeleri tanımak ve böylece onlarla karşılaşıldığında hayret ve kuşkuya düşmeyip, çareleri tesbit etmek gerekir.
Biz, İslam İnkılabı'nın zaferinden sonra bu tür tehlikelerle karşılaştık ve onları tanıyıp tecrübe edindik ve Allah'ın izni, İmam Humeyni'nin rehberliği ve halkımızın sağduyusu ve fedakarlığı sayesinde bu tehlikelerin arasından ekseriya selametle geçtik. Elbette düşmanın entrikaları ve halkın yılmaz azmi hala sürmektedir.
Ben bu tehlikeleri ikiye ayırmaktayım: Bizzat içimizde kökleri olan ve kendi zaaflarımızdan kaynaklananlar ve düşmanın direkt olarak planladığı tehlikeler.
Birinci grup şu tür konulardan ibaret: Uşak, fasid ve diktatör yöneticinin düşüşüyle birlikte işin bittiğini sanmak. Zafer duygusuyla rehavete kapılmak ve arkasından da arzular ve azimlerin gevşeyip azalması ilk tehlikedir. Bu tehlike şahısların ele geçirilen ganimetten daha fazla pay kapma sevdasıyla daha da korkunç hale gelecektir.
Uhud savaşında belirli bir boğazı korumakta olan müslümanların ganimet yüzünden müslümanların yenilgisine yol açmaları ve mücahidlerin Allah tarafından eleştirilmesi hadisesi asla unutulmaması gereken sembolik bir örnektir. Emperyalistlerin heybetli görüşü karşısında korkuya kapılmak ve Amerika ile diğer müdaheleci güçlerden çekinmek, kaçınılması gereken bir başka tehlikedir. Cesur elitler ve gençler bu tür korkuları kalplerinden söküp atmalıdırlar. Düşmana güvenip, onların tebessümleri, vaadleri ve desteklerinin tuzağına düşmek de özellikle öncü ve elitlerin dikkat etmesi gereken bir başka büyük tehlikedir. Düşman farklı kisvelere bürünse de sahip olduğu özelliklere dikkat ederek onu tanımak gerekir. Milleti ve devrimi, kimi yerlerde dostluk ve yardım maskesinin ardında saklanan düşmanın komplolarından korumak gerekir. Bu sayfanın arka yüzünde ise gurura kapılmak ve düşmanı gafil sanmak vardır. Cesareti, tedbirle harmanlamak gerekir. Şeytan, cin ve ins karşısında varlığımızdaki tüm ilahi birikimleri devreye sokmak zorundayız. Ayrılık ve gayrılıkların oluşturulması, inkılapçıların birbirlerine düşürülmesi ve mücadele cephesinin arkasına sızılması ise yine dikkatle kaçınılması gereken büyük belalardandır.
İkinci grupta yer alan tehlikeleri bu bölgede yaşayan halklar çeşitli olaylarda genellikle tecrübe ettiler. Birinci tehlike, Amerika ve Batı'ya bağımlı unsurların iş başına getirilmesidir. Batı, kendisine bağımlı piyonlarının kaçınılmaz düşüşünden sonra sistemin özünü ve temel güç manivelalarını korumaya çalışmakta ve bu bedenin üzerine bir başka baş koymaya çabalamaktadır. Amaç, bu vasıtayla kendi sultasının hala sürdürülmesidir. Bu durum, tüm çaba ve mücahedelerin heder olması anlamına gelmektedir. Bu aşamada eğer halkın direnişi ve uyanıklığıyla karşılaşırlarsa, halkın ve hareketin önüne çeşitli saptırıcı alternatifler koymaya çalışacaklardır. Bu senaryo, İslam ülkelerini bir kez daha kültürel, siyasal ve ekonomik açıdan Batı'ya bağımlılık tuzağına düşürebilecek devlet modelleri ile yeni anayasa teklifleri olabilir ve sonunda inkılapçılar arasına sızma ya da güvenilemeyecek bir akımın finanse edilerek medyalarla palazlandırılması ve hatta inkılaptaki asil akımların marjinalleştirilmesine yol açabilir. İşte bu durum, Batı sultasının geri dönüşü, modernize edilmiş ve devrim ilkelerinde yabancı Batı'lı modellerin sağlama alınması ve sonunda duruma egemen olunması anlamına gelmektedir.
Eğer bu taktik de sonuç alamazsa geçmiş tecrübeler bize şunu hatırlatmaktadır ki işte o zaman kaos, terörizm, çeşitli dinler ya da kavimler, kabileler, partiler ve hatta milletler ve devletler arasında savaşlar çıkartılacak ve ekonomik abluka ve ambargoların yanısıra milli sermayeler bloke edilecek ve medyaların çok yönlü propaganda hücumuna tanık olunacak demektir. Bütün bunların hedefi, halkın yorgun ve umutsuz hale gelmesine ve devrimcilerin pişmanlığına yol açmaktır. Düşman bu şartlar altında devrimi yıkmanın mümkün ve daha kolay olabileceğini hesaplamaktadır. Etkili ve salih şahsiyetlerin suikasde kurban gitmesi ya da kimilerinin karalanması ile bazı zayıf unsurların satın alınması da uygar ve ahlaklı olduğunu iddia eden Batı'lı güçlerin başvurduğu sıradan yöntemlerden bazılarıdır.
İslami İran'da inkılabın eline geçen casusluk yuvası belgelerinde Amerika Birleşik Devletleri rejiminin bütün bu komploları büyük bir dikkat içerisinde İran milleti için planlamış olduğu açıkça görülmüştür. Onlar için, gerici ve despot yönetimleri yeniden işbaşına getirmek ve devrimci ülkelerde uşak yönetimlerin oluşmasını sağlamak bütün bu çirkin yöntemleri meşru sayan temel bir ilkedir.
3-Konuşmamın son bölümünde İran'daki objektif tecrübelerimiz ve başka ülkeler hakkındaki dakik araştırmalarımızın ışığında sizlerin görüşünüz, teşhisiniz ve seçiminiz için kimi tavsiyelerde bulunacağım. Hiç kuşkusuz çeşitli milletler ve ülkelerin tüm konulardaki şartları aynı değildir; ancak hemen hepsi için yararlı olabilecek benzerlikler söz konusu olabilir.
İlk sözümüz şudur ki, Allah'a tevekkül, Kur'an'da zikrolunan ilahi zafer vaadlerine güven ve hüsnü zanla bakmak ve akıl, azim ve cesaretle bütün bu problemlerin üstesinden gelmek mümkündür ve bu engeller üzerinden zaferle geçilebilir. Elbette sizlerin başkoyduğunuz eylem çok büyük ve kader belirleyicidir. Bu yüzden büyük zahmetlere katlanmaktan çekinmemek gerekir. Mü'minlerin Emiri Ali aleyhisselam şöyle buyurmuştur: 'Hiç kuşkusuz, Allah zamanın zalimlerine bir mühlet tanı¬yıp, rahatlık ve bolluk vermeden onları helak etmemiştir. Ümmetlerden hiç biri darlık ve sıkıntı çekmeden, belaya düşmeden Allah (kırılan) kemiklerini kaynaştırmamış, onarmamıştır. Karşı karşıya olduğunuz ve geride bıraktığı¬nız sıkıntı ve zorluklarda sizler için ibretler vardır.'
Önemli bir tavsiye de şudur: Kendinizi daima meydanda bilmelisiniz: 'Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle) yorulmaya devam et.' (İnşirah-7) Daima Allah'ı size yardıma hazır bilmelisiniz: 'Ve yalnızca Rabbine rağbet et.' (İnşirah-8) Zaferler bizi gurur ve gaflete düşürmesin: 'Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman, ve insanların Allah'ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, hemen Rabbini hamd ile tesbih et.' (Nasr-1, 2 ve 3) Bunlar, mü'min bir milletin hakiki dayanaklarıdır.
Bir başka tavsiye devrim ilkelerinin sürekli olarak yeniden okunmasıdır. İlkeler ve sloganlar sürekli olarak denetlenmeli ve İslam'ın temelleri ve değişmez boyutlarıyla karşılaştırılmalıdır. Bağımsızlık, özgürlük, adalet istemi, sömürü ve despotizm karşısında teslim olmamak; kavim, ırk ve mezheb farklılıklarını reddetmek, siyonizme açıkça karşı çıkmak. Bunlar İslam ülkelerindeki günümüz kurtuluş hareketlerinin temel ilkeleridir ve hepsi de İslam ve Kur'an'dan kaynaklanmaktadır.
İlkelerinizi kağıt üzerine kaydediniz; asaletinizi yüksek bir duyarlılıkla muhafaza ediniz; gelecekteki sisteminizin ilkelerini düşmanlarınızın belirlemesine izin vermeyiniz. İslam ilkelerinin geçici çıkarlar karşısında kurban edilmesine müsade etmeyiniz. Devrimlerdeki sapmalar, ilkeler ve hedeflerdeki sapmalardan başlar. Amerika, Nato ve uzun zamandır topraklarınızı aralarında paylaşıp yağmalayan İngiltere, Fransa ve İtalya gibi cinayetkar rejimlere güvenmeyiniz. Onlara sui zanla bakınız ve tebessümlerine inanmayınız. Bu tebessümler ve verilen sözlerin arkasında entrika ve ihanet yatmaktadır. Çözüm yollarınızı bizzat kendiniz bereketli İslam kaynaklarından devşiriniz. Yabancıların reçetelerini kendilerine iade ediniz.
Yine önemli bir başka tavsiye de mezheb, kavim, ırk, kabile ve sınır ihtilaflarından kaçınmaktır. Farklılıkları resmen kabul ediniz ve kontrol altında tutunuz. İslam mezhebleri arasındaki anlaşma, kurtuluş anahtarıdır. Mezhebi tefrika ateşini onu bunu tekfir ederek körükleyenler kendileri bilmese de şeytanın amelesi ve uşağıdırlar.
Sizin büyük ve temel eyleminiz bir sistem oluşturmaktır. Bu, karmaşık ve çetin bir iştir. Laik, batı liberalizmi, aşırı nasyonalizm ya da marksist sol eğilimlerin size dayatılmasına izin vermeyiniz.
Doğu'nun solcu kampı yıkılmıştır ve batı bloku da yalnızca şiddet, savaş ve komplo üzerinde ayaktadır ve hayırlı bir akıbete uğrayacağı sanılmamaktadır. Zamanın ilerlemesi onların aleyhine ve İslam'ın yararınadır.
Tek bir bütün halindeki İslam ümmetinin kurulması, yepyeni bir İslam uygarlığının oluşturulması ve din, akıl, bilim ve ahlak üzerinde nihai hedefi de biçimlendirmeliyiz.
Filistin'in siyonistlerin hırçın pençelerinden kurtarılması büyük bir hedeftir. Balkan, Kafkas ve batı Asya ülkeleri seksen yıldan sonra eski Sovyetler Birliği'nin pençesinden kurtuldular; mazlum Filistin niçin yetmiş yıllık zalim siyonizmin esaretinden kurtulmasın ?
İslam ülkelerinin günümüz kuşağı böylesine büyük eylemler başarma potansiyeline sahiptir. Günümüzün genç nesli, önceki nesillerinin iftihar vesilesidir. Bir arap şairinin belirttiği gibi:
'Söylediler Ebu's-Sahar'ın Şeyban sülalesinden geldiğini / Belirttim onlara nasıl olup da Şeyban'ın ondan geldiğini.
Evlatlarının onuru yüzünden nice atalar vardır adı anılan / Adnan gibi büyüklük ve onurunu Allah Resulü'nden kazanan.'
Genç kuşağa güvenelim, onlardaki özgüven duygusunu canlandıralım, onların yaşlıların tecrübelerinden yararlanmalarını sağlayalım.
Burada iki önemli nokta söz konusudur:
Önce şunu belirtmek gerekir ki, devrim yapmış olan ve kurtulan milletlerin en önemli isteklerinden biri halkın ve iradesinin ülke yönetiminde rol ifa etmesidir. Bu milletler İslam'a inanmaktadırlar; demek ki demokratik bir İslami sistemi arzulamaktalar. Yani, yöneticiler halkın oyuyla seçilmektedir ve toplumda egemen olan değerler ve ilkeler İslam şeriatine dayanmaktadır. Bu yönetim biçimi farklı şartlar uyarınca ülkeden ülkeye farklı şekillere bürünebilir. Ancak, büyük bir duyarlılıkla bu sistemin liberal demokrasiden farklı olduğuna dikkat edilmelidir. Batı'nın laik demokrasisi ya da bazı durumlarda din karşıtı demokrasilerinin, ülke yönetiminde temel İslami değerler ve çizgileri gözeten İslam demokrasisiyle herhangi bir ilişkisi yoktur.
İkinci nokta da şudur ki, İslamcılığın kaba softalık, fanatik ve cahilane taassuplarla karıştırılmaması gerekir. Bu iki olgu arasındaki sınırlar kalın çizgilerle ortaya konulmalıdır. Ekseriya körükörüne şiddete de dayanan mezhebi aşırılıklar, geri kalmışlığa ya da inkılabın yüce hedeflerinden uzaklaşılmasına yol açmakta olup, bu unsur halkın kopması ve sonuçta da inkılabın yenilgisine neden olacaktır.
Özetleyeyim: İslami uyanıştan sözetmek soyut, muğlak, te'vil ve tefsir edilebilecek bir kavramdan sözetmek değildir; somut ve duyumsanabilir bir dış gerçekliğe değinmek demektir. Bu uyanış, ortamı doldurmuş, büyük devrimler ve kıyamlara yol açmış ve düşman cephesindeki tehlikeli piyonların devrilmesine ve sahneyi terketmesine yol açmış bulunmaktadır. Buna rağmen sahne henüz sallanmaktadır ve bir sonuca ve biçimlenmeye ihtiyaç duymaktadır. Sohbetin başlangıcında geçen ayetler şu hassas ve kader belirleyici dönemde ve her zaman için yeterli ve etkili bir proğramı vurgulamaktadır. Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve alih'e hitab olunsa da aslında biz hepimiz onun muhatabıyız ve ona uymakla mükellefiz. Bu ayetlerde, olanca yükseklik ve genişliğiyle ilk tavsiyeyi 'takva' oluşturmaktadır. Daha sonra da kafirler ve münafıklardan yüz çevirmek ve ilahi vahyi izlemek ve nihayet, Allahu tealaya tevekkül ve güven...
Bu ayetleri bir kez daha gözden geçirelim:'Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,
Ey Peygamber, Allah'tan sakın, kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Ve sana Rabbinden vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı haber alandır.
Allah'a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.' (Ahzab 1-3)
Allah'ın selam ve rahmeti üzerinize olsun...
İMAM HAMENEİ'NİN ULUSLARARASI FİLİSTİN KONFERANSI KONUŞMASIİslam İnkılabı Rehberi İmam Hamenei'nin Uluslararası Filistn Konferansı'nda yaptığı konuşmanın tam metni.Bismillahirrahmanirrahim,Hamd alemlerin Rabbi Allah'a ve salatü selam efendimiz Muhammed, O'nun pak soyu ve seçkin sahabeleri ile din gününe kadar onlara güzel bir biçimde bağlananlar üzerine olsun.
Allahu teala (Kur'an-ı Kerim'de) şöyle buyurmaktadır:
'Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü'minlere savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir.
Onlar, yalnızca; "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmıyla bir kısmını defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır.' (Hacc- 39 ve 40)
Değerli konuklara ve tüm muhterem delegelere hoşgeldiniz diyorum. İslam dünyasının çeşitli noktalarına mensup dini ve siyasi seçkinlerin değinmesi gereken tüm konular arasında Filistin sorunu daha dolgun bir konuma sahiptir. Filistin, İslam ülkelerinin ortak konularının en başında yer almaktadır. Bu meselenin kendine özgü boyutları var:
1- Müslüman bir ülke kendi milletinden soyutlanıp gaspedilerek, çeşitli ülkelerden toplanarak zoraki, sahte ve mozayiki andıran bir toplumu oluşturan yabancılara teslim edilmiştir.
2- Tarihte eşi görülmemiş bu olay, sürekli katliam, cinayet, zulüm ve hakaretlerle gerçekleştirilmiştir.
3- Müslümanların ilk kıblesi ve bu topraklarda yer alan çok sayıdaki saygın dini merkezler, tahrip, aşağılama ve yokedilme tehditleriyle karşılaşmıştır.
4- Bu yapmacık devlet ve toplum, İslam dünyasının en hassas noktasında işin başından bugüne kadar emperyalist devletler için siyasi ve askeri bir üss rolü oynamış, çeşitli nedenlerle İslam ülkelerinin dayanışması, yükselmesi ve ilerlemesine düşman olan batı sömürücülüğü tarafından İslam ümmetinin sırtına saplanan bir hançer gibi kullanılmıştır.
5- Beşer toplumu için ahlaki, siyasi ve ekonomik açıdan bir tehlike arzeden siyonizm, bu konumundan nüfuz ve sultasını dünyada yaymak için bir dayanak noktası olarak yararlanmıştır.
Başka noktaları da bunlara eklemek mümkündür: İslam ülkelerinin bugüne dek ödedikleri ağır insani ve mali harcamalar; müslüman halklar ve devletler için oluşturulan zihni kargaşa; çoğu 60 yıldan sonra dahi hala göçmen kamplarında yaşayan Filistin'li milyonlarca göçmenin çektiği çileler; İslam dünyasındaki önemli bir uygarlık merkezinin tarihi bir kesintiye uğraması ve...
Bugün işte bu nedenlere temel ve önemli bir başka nokta daha eklenmiş bulunmaktadır. Bu, tüm bölgeyi etkisi altına alan ve İslam ümmetinin tarihinde yepyeni ve kader belirleyici bir sayfa açan İslami uyanıştır. Dünyanın bu hassas bölgesinde hiç kuşkusuz güçlü, ileri ve insicamlı bir ünitenin oluşmasına yol açabilecek olan bu dev hareket, Allah'ın izni ve bu hareketin öncülerinin yılmaz azmi ile müslüman halkların geri kalmışlığı, zaaf ve alçaltılmaları sürecine son noktayı koyarsa, güç ve kahramanlığının önemli bir kısmını Filistin davasından devşirmiş demektir.
Bir yandan siyonist rejimin her geçen gün artmakta olan zulmü ve zorbalıkları ve Amerika'nın uşağı durumundaki kokuşmuş despot yöneticilerin birlikteliği ve öte yandan da Filistin ve Lübnan'daki muhteşem direniş ile mü'min gençlerin 33 günlük Lübnan savaşı ve 22 günlük Gazze savaşında kazandıkları zaferler, Mısır, Tunus, Libya ve diğer bölge ülkelerinde yaşayan halkların sakin okyanusunda büyük fırtınaların kopmasına yol açan nedenler arasındadır.
Şurası büyük bir gerçektir ki, baştan ayağa silahla donanmış ve yenilgi tadmayacağı iddiasındaki siyonist rejim, Lübnan'da hiç de eşit şartlar altında sürmeyen savaşta mü'min ve kahraman mücahidlerin sımsıkı yumrukları karşısında çetin ve alçaltıcı bir yenilgiye uğramış ve daha sonra da Gazze'deki mazlumane ve fakat çelikten direniş karşısında körelmiş kılıcını bir kez daha denemiş ve fakat başarısız kalmıştır.
Bunlar bölgeyle ilgili analizlerde ciddi olarak irdelenmesi gereken ve alınacak her kararda değerlendirmeye tabi tutulması zaruri olan gerçekler arasındadır.
Demek ki, bu yaklaşım Filistin meselesinin bugün daha bir önem ve öncelik kazandığını ortaya koymaktadır. Filistin halkının mevcut bölgesel şartlarda müslüman halklardan daha fazla beklentileri olması doğaldır.
Geçmişe ve mevcut duruma bir göz atalım ve gelecek için bir yol haritası belirleyelim. Ben kimi başlıkları söz konusu etmek istiyorum.
Filistin'in gasbolunması faciası üzerinden altmışı aşkın yıl geçmiş bulunuyor. Bu kanlı facianın asıl failleri herkesçe bilinmektedir. Sömürgeci İngiltere devleti bunların başında yer alır. İngiltere'nin siyaset, silah, askeri güç, kültür ve ekonomi alanındaki katkıları ve daha sonra da Batı'lı ve Doğu'lu diğer emperyalist devletlerin bu büyük zulmün hizmetindeki faaliyetleri... Sığınaksız Filistin halkı, işgalcilerin acımasız pençeleri altında katliama tabi tutuldular ve evlerinden barklarından sürüldüler. Uygarlık ve ahlak adına büyük iddialarda bulunan devletlerin o dönemde yol açtıkları bu insani ve medeni facianın hatta yüzde birine bile bugüne kadar rastlanmadı ve medyaların görsel sanatlarına yansımadı. Görsel sanatlar, sinema, televizyon ve Batı'lı film yapımı mafyaları, buna yer vermedikleri gibi başkalarına da bu alanda izin vermediler. Bir millet sessizlik içerisinde katliama, göçe ve evsiz yurtsuz kalmaya mahkum edildi.
İşin başında direniş gösterilse de şiddet ve zulümle bastırıldı. Filistin sınırları dışından ve özellikle de Mısır'dan nice yiğitler, İslami gerekçelerle çeşitli eylemlere başvursalar da yeterli desteğe sahip değildiler ve sahnede yeterli bir etki uyandıramadılar.
Daha sonra çeşitli arap ülkeleri ile siyonist ordu arasında resmi ve klasik savaşlara sıra geldi. Mısır, Suriye ve Ürdün askeri güçlerini devreye soktular; ancak, Amerika, İngiltere ve Fransa'nın gasıp siyonist rejime yaptığı dev askeri, lojistik ve ekonomik yardımlar giderek arttı ve arap orduları yenilgiye uğradı. Bunlar, Filistin milletine yardım edemedikleri gibi, kendi topraklarının önemli bir bölümünü de bu savaşlarda yitirdiler.
Filistin'e komşu arap devletlerinin yetersizliği ortaya çıkınca yavaş yavaş Filistin'li silahlı gruplar şeklinde direniş çekirdekleri örgütlendi ve bir kaç toplantıdan sonra Filistin Kurtuluş Örgütü kuruldu. Bu, giderek güçlenen bir ümit kıvılcımı idi. Ancak kısa bir zaman sonra söndü. Bu başarısızlığın çeşitli nedenleri olsa da, asıl neden onların halktan, halkın akıde ve İslami imanından uzak kalmalarıydı. Sol ideoloji ya da salt nasyonalist duygular, karmaşık ve çetin Filistin ülküsünün ihtiyaç duyduğu şeyler değildi. Halkı direniş meydanına sürükleyecek ve onlardan mağlubiyeti mümkün olmayan bir güç meydana getirebilecek unsur İslam, cihad ve şehadet idi. Onlar bunu doğru bir şekilde algılayamadılar. Büyük İslam İnkılabı'nın ilk aylarında, bu nedenle yepyeni bir moral kazanan ve Tahran'a gelen Filistin Kurtuluş Örgütü'nün liderlerinden birine şunu sordum: 'Haklı mücadelenizde niçin İslam bayrağını yükseltmiyorsunuz ?' Cevap şuydu: 'Aramızdaki bazıları hristiyan olduklarından.' Bu şahıs sonraları bir arap ülkesinde siyonistler tarafın katledildi ve inşaallah ilahi mağfirete uğrar. Ancak onun bu delili eksik ve yetersizdi. Bana kalırsa inançlı bir hristiyan savaşçı, halis bir şekilde Allah'a ve kıyamete inanan, ilahi yardımların umuduyla savaşan ve halkının maddi ve manevi desteklerine sahip olan bir fedakar mücahid topluluğunun yanıbaşında mücadelesi için daha fazla coşkuyla yer alır; inançsız, geçici duygularına dayanan ve halkın vefalı desteklerinden yoksun olan bir grubun yanında değil.
Kesin bir dini inançtan yoksunluk ve halktan kopukluk onların giderek etkisiz hale gelmesine yol açtı. Elbette onların arasında onurlu, coşkulu, gayretli insanlar da vardı ve fakat bu topluluk ve örgüt bir başka yola savruldu. Onların bu sapması Filistin davasına darbe indirdi ve hala da indirmektedir. Onlar da tıpkı kimi hain arap devletleri gibi Filistin'in tek kurtuluş yolu olan direniş ülküsüne sırt çevirdiler. Yalnızca Filistin'e değil, kendilerine de çetin darbeler vurdular. Bir hristiyan arap şairinin dediği gibi:
'Eğer Filistin'i yitirirseniz rahatınızı da yitirirsiniz
Ömür boyunca dertler ve elemlerle yüzleşirsiniz'
32 yıllık ömür boşa geçti. Fakat aniden Allah'ın kudretli eli durumu değiştirdi. İslam İnkılabı'nın 1979 yılında İran'da zafere ermesiyle bölgedeki durum alt üst oldu ve yepyeni bir sayfa açıldı. Bu inkılabın yol açtığı derin etkiler ve emperyalist siyasetlere indirdiği şiddetli ve derin darbelerden daha büyük, hızlı ve açık olanı siyonist rejime indirilen darbe idi. Bu rejim şeflerinin o günlerdeki açıklamaları okunmaya değer nitelikle olup, onların nasıl sıkıntılar içerisine düştüklerini göstermektedir. Zaferin ilk günlerinde İsrail'in Tahran'daki büyükelçiliği kapatıldı ve personeli ihraç edildi. Büyükelçilik binası da resmen Filistin Kurtuluş Örgütü'nün temsilciliğine dönüştürüldü ve bugüne kadar orada yerleşmiş durumdadırlar. Büyük İmam'ımız, inkılabın hedeflerinden birinin Filistin topraklarının kurtarılması ve İsrail adlı kanser tümörünün sökülüp atılması olduğunu vurguladı. Güçlü inkılabın dalgaları o dönemde tüm dünyayı kuşattı ve her nereye ulaştıysa ‘Filistin kurtarılmalıdır' mesajını da beraberinde taşıdı. İnkılap düşmanlarının İran İslam Cumhuriyeti aleyhinde sürekli olarak başvurdukları büyük sıkıntılara ve bu çerçevede Amerika ve İngiltere'nin Saddam Hüseyin rejimini kışkırtması ve gerici arap rejimlerinin destekleriyle sekiz yıl kadar süren savaş bile İslam Cumhuriyeti'nin Filistin'i destekleme coşkusunu azaltamamıştır.
Böylece Filistin'in damarlarında yepyeni bir kan dolaşmaya başladı. Filistin'de müslüman ve mücahid gruplar kuruldu. Lübnan direnişi düşmanın ve destekçilerinin karşısında yeni ve güçlü bir cephe açtı. Filistin, arap devletlerine dayanmaksızın ve emperyalist devletlerin suç ortağı olan Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütlere el açmaksızın kendisine, gençlerine, derin İslami imanına, fedakar kadınları ve erkeklerine dayandı.
Bu, tüm fetihler ve başarıların anahtarıdır.
Son otuz yılda bu süreç her geçen gün daha bir ilerleme kazandı. Siyonist rejimin 2006 yılında Lübnan'da uğradığı alçaltıcı yenilgi, iddialı siyonist rejim ordusunun 2008 yılında Gazze'deki başarısızlığı, Güney Lübnan'dan kaçışı ve Gazze'yi terkedişi, Gazze'de direniş hükümetinin kurulması, kısacası Filistin halkının umutsuz ve yılgın insanlar topluluğundan umutlu, dirençli ve özgüven sahibi bir halka dönüşmesi son otuz yılın dikkat çekici dönemeçlerindendir.
Bu genel fotoğraf, hedefi direnişi söndürmek, Filistin'li gruplar ve arap devletlerini İsrail'i resmen tanımakta oldukları itirafına zorlamak amacıyla hazırlanan uzlaşma ve ihanet eylemlerinin açık olarak algılanmasıyla tamamlanacaktır.
Cemal Abdünnasır'dan sonra gelen hain tarafından Camp David'de başlatılan bu kıpırdanmalar, daima direnişin yılmaz azmini daha da bileylemiştir. Camp David anlaşmasında bir arap devleti ilk kez resmen Filistin İslam topraklarının siyonizme ait olduğunu itiraf etmiş ve ‘İsrail, yahudilerin ulusal evidir' ibaresinin yer aldığı metnin altını imzalayabilmiştir.
O zamandan 1993'teki Oslo anlaşmasına kadar ve ondan sonra da Amerika'nın katkıları ve Avrupa'lı sömürücü ülkelerin birlikteliğiyle tamamlanan ve birbiri ardı sıra Filistin'li uzlaşmacı ve tembel grupların omuzlarına yüklenen planlarda düşmanın daima kof ve aldatmacalara dayalı vaadleriyle Filistin halkı ve gruplarını direniş seçeneğinden vazgeçirmeye ve siyaset meydanında acemice bir oyunla vakit kaybetmesi hedeflenmiştir. Bütün bu anlaşmaların itibarının olmadığı çok erken anlaşıldı ve siyonistlerle destekçilerinin yazılan bu metinlere değersiz ve yırtılmış kağıt parçaları olarak baktıkları gözlemlendi. Bu planların hedefi, Filistin'lilerin gönlünde kararsızlık oluşturmak ve dünyaperest ve imansız şahısları heveslendirmek ve İslami direniş hareketini yere sermek idi.
Bütün bu ihanet dolu oyunların şu ana kadarki panzehiri, Filistin milleti ve İslami gruplarının direniş ruhudur. Onlar, Allah'ın izniyle düşman karşısında dikildiler ve Allahu tealanın ‘Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, aziz olandır' vaadince, ilahi yardımlar ve zaferden nasiplerini aldılar.
Tam muhasaraya rağmen Gazze'deki şanlı direniş ilahi zafer idi; hain ve fasid Hüsnü Mübarek rejiminin düşüşü ilahi zafer idi; bölgede güçlü bir İslami uyanışın başlaması ilahi zafer idi; Amerika, İngiltere ve Fransa üzerindeki entrika perdesinin düşmesi ve bölge halklarının onlara duyduğu nefret ilahi zaferdir; siyonist rejimin sayısız sıkıntıya düşmesi, siyasal, sosyal ve ekonomik iç problemlerden dünya çapında izole olması ve dünya kamuoyunun öfke ve nefreti ile hatta Avrupa üniversitelerinin rahatsızlığı, bütün bunlar ilahi zaferlerdir.
Bugün siyonist rejim eskiye oranla daha zayıf, daha izole ve daha nefret duyulası bir duruma düşmüş olup, asıl destekçisi olan Amerika da eskisine göre daha da yılgın ve problemlidir.
Şu anda Filistin'in 60'ı aşkın yıllık genel tablosu önümüzde bulunmaktadır. Geleceği ona bakıp dersler alarak düzenlemek zorundayız.
Her şeyden önce iki noktayı aydınlatmak gerekir:
1- Filistin'in özgürlüğünü istemekteyiz; Filistin'in yalnızca bir bölümünün değil. Filistin'i ikiye bölecek olan her plan tamamen reddolunacaktır. Kendisine güya haklıymış gibi 'Filistin devletinin Birleşmiş Milletler'e üyeliğinin kabulü' elbisesinin giydirildiği ikili devlet formülü, siyonizmin isteklerine boyun eğmek ve 'Filistin topraklarında siyonist devletin kabulü'nden başka bir şey değildir. Bu, Filistin halkının hakkının çiğnenmesi ve Filistin'li göçmenlerin tarihi haklarının görmezlikten gelinmesi ve hatta 1948 toprakları sakinlerinin haklarının bile tehdit edilmesi demektir. Kanser tümörünün yerinde kalması ve İslam ümmetinin bedenini ve özellikle de bölgedeki halkları sürekli olarak tehdit edeceği anlamına gelmektedir. Yıllardır çekilen çilelerin tekrarı ve şehid kanlarının çiğnenmesi anlamındadır.
Her türlü plan şu ilkeye dayanmalıdır: 'Filistin'in tümü, Filistin halkınındır.' Filistin, 'nehirden denize kadar' uzanan Filistin'dir; hatta bir karış bile az değil. Elbette şu nokta gözden ırak tutulmamalıdır ki, Filistin halkı tıpkı Gazze'de olduğu gibi, Filistin topraklarının kurtarılan her bir yeni bölgesinde kendilerinin seçmiş oldukları hükümet vasıtasıyla kontrolü ele alacak, ancak asla nihai hedeflerini unutmayacaklardır.
2- Bu yüce hedefe ulaşabilmek için söz yerine çaba lazımdır; göstermelik işler yerine ciddiyet gereklidir; sabırsız davranışlar yerine sabır ve tedbire ihtiyaç vardır. Uzak ufuklara bakmak ve adım adım azim, irade ve ümitle ilerlemek gerekir. Müslüman halklar ve devletler, Filistin, Lübnan ve diğer ülkelerdeki direniş güçlerinin her biri bu genel mücahededeki paylarını tanımalı ve Allah'ın izniyle direnişteki yerlerini doldurmalıdırlar.
Filistin sorununun çözümü ve bu eski yaranın iyileşmesi için İran İslam Cumhuriyeti'nin sunduğu plan, mantıklı, açık ve net bir plan olup daha önce de ayrıntısıyla değinildiği gibi dünya kamuoyunca da kabul edilen siyasi örfe uygundur ve ne İslam ordusunun klasik savaşlarını önermekte, ne göçmen yahudileri denize dökmeyi öngörmekte ve ne de Birleşmiş Milletler ya da başka örgütlerin hakemliğini istemektedir. İran'ın sunduğu teklif, Filistin halkının referanduma başvurmasıdır. Zira Filistin halkı da tıpkı diğer halklar gibi kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir, ülkesine egemen olacak sistemi kendisi seçmelidir ve tüm Filistin'li müslümanlar ve hristiyanlar her nerede olursa olsun, Filistin içerisinde, kamplarda veya başka noktalarda bu düzenli referanduma katılmalı ve Filistin'in gelecekteki sistemini belirlemelidirler. Bu süreçte oluşacak olan devlet ve sistem daha önceki yıllarda Filistin topraklarına göçen yahudilerin statüsünü de belirleyecektir. Bu, dünya kamuoyunun doğru olarak algılayabileceği mantıklı ve adilane bir plandır ve bağımsız halklar ve devletlerce desteklenebilir. Elbette gasıp siyonistlerin bunu rahatlıkla kabul edeceklerini beklemiyoruz. İşte burada devletler, milletler ve direniş örgülerinin rolü şekil ve anlam kazanmaktadır. Filistin halkının desteklenmesindeki en önemli faktör, gasıp düşmana olan desteklerin kesilmesidir ki İslam ülkelerindeki devletlerin büyük görevi budur. Şu anda halkların sahneye çıkarak siyonist rejim aleyhinde olanca güçleriyle slogan atmaları karşısında müslüman ülkeler hangi mantığa dayanarak bu gasıp rejimle ilişkilerini sürdürebileceklerdir ? Eğer müslüman ülkeler Filistin halkını destekleme konusundaki sadakatlerini belgelemek istiyorlarsa siyasi ve ekonomik alanlarda bu rejimle olan gizli ve açık ilişkilerini kesmelidirler. Siyonistlerin büyükelçilikleri ve ekonomik bürolarına ev sahipliği yapan devletler, Filistin halkını savunmakta olduklarını iddia etmemelidirler. Zira onların anti-siyonist sloganları ciddi ve gerçekçi olarak algılanmayacaktır.
Geçtiğimiz yıllarda cihadın ağır yükünü omuzlarında taşıyan İslami direniş grupları bugün de yine o ağır sorumlulukla karşı karşıyalar. Onların örgütlü direnişi Filistin halkını bu nihai hedefe kadar ilerletebilecek aktif pazudur. Evleri barkları işgal edilen bir halkın cesur direnişi tüm uluslararası anlaşmalarda resmen tanınmış ve kendisinden övgüyle sözedilmiştir. Siyonizme bağlı siyasi merkezler ve medyaların terörizm iftirası da kof ve değersiz bir sözdür. Terörist olan, siyonist rejim ve Batı'lı destekçileridir ve Filistin direnişi, anti-terörist, insani ve mukaddes bir harekettir.
Bu arada Batı'lı ülkelerin sahneye gerçekçi bir şekilde bakmaları daha iyi olur. Batı bugün yol ayırımındadır. Ya uzun süreli zorbalıklarından vazgeçmeli ve Filistin halkının hakkını tanımalı, zorba ve insanlık düşmanı siyonistlerin bu planlarını izlememeli ya da uzak olmayan bir gelecekte daha ağır darbelerin beklentisinde olmalıdır. Bu felcedici darbeler yalnızca İslam topraklarındaki uşak devletlerinin birbiri ardı sıra devrilmeleri değildir; Avrupa ve Amerika halkları sosyal, ekonomik ve ahlaki alanlardaki çoğu sıkıntılarının uluslararası siyonizmin, devletleri üzerinde bir ahtapot gibi kurduğu sultadan ve siyaset adamlarının kendi şahsi ve siyasi çıkarları dolayısıyla Avrupa ve Amerika'daki kan emici siyonist şirketlerin zorbalıklarından kaynaklandığını anlayana dek, onlar için öylesine korkunç bir cehennem meydana getireceklerdir ki ondan kurtulunması bile akla hayale sığmamaktadır.
Amerikan Başkanı, İsrail'in güvenliğinin kendisinin kırmızı çizgisi olduğunu söylüyor. Bu kırmızı çizgiyi hangi faktör belirlemiştir ? Amerika'nın milli çıkarları mı, yoksa Obama'nın ikinci dönem başkanlık seçimlerinde daha fazla oy kapmak için siyonist şirketlerin desteği ve parasına olan ihtiyacı mı ? Sizler ne zaman kadar milletinizi aldatacaksınız ? Sizlerin bir kaç gün daha iktidarda kalabilmeniz için siyonist servet sahipleri karşısında nasıl zilletle eğildiğinizi ve bir büyük milletin çıkarlarını nasıl kurban ettiğinizi Amerikan milleti doğru olarak anladığında size nasıl davranacaktır ?
Değerli kardeşlerim ! Obama ve benzerlerinin kırmızı çizgilerinin kıyam halindeki müslüman halklar tarafından nasıl kırılacağını göreceksiniz. Siyonist rejimi tehdit eden şey, İran'ın ya da direniş gruplarının füzeleri değildir ki onlar karşısında orada burada füze kalkanı kurmakla meşgulsünüz. Sizin için asıl ve karşı konulamayacak tehdit, Amerika, Avrupa ve uşaklarının kendi üzerlerinde egemenlik kurmaları ve onlara tahakküm ederek alçaltmalarını istemeyen İslam ülkelerinin gençleri, kadınları ve erkeklerinin yılmaz azmidir.
Elbette o füzeler de düşman tarafından her ne zaman herhangi bir tehdit oluştuğunda gereken görevini yerine getirecektir.
'Öyleyse sen sabret; hiç şüphesiz Allah'ın va'di haktır; kesin bilgiyle inanmayanlar da sakın seni telaşa kaptırıp hafifliğe (veya gevşekliğe) sürüklemesinler.' Rum-60)
Allah'ın selam ve rahmeti üzerinize olsun...