Ahmed Kalkan'ın verdiği konferans Adana'daki Müslümanlar ve 10 sivil toplum kuruluşu adına Mustafa Tektorun tarafından organize edildi.
Dinleyicileri selamlayarak konuşmasına başlayan Ahmed Kalkan’ın ilk sözleri “Adana’da 1200 küsur STK var ve bu STK’ların 10 tanesinin organize ettiği bu konferansa katılımın çok az olmasının STK’lar hakkında hiçbir şeyden bahsetmesek bile, kendileriyle alakalı bir konuşmaya ilgi bile duymamaları, konferansa gelmeye zahmet bile etmemeleri, STK’larla ilgili saatlerce konuşmaktan daha önemli bir yargıya varmamıza yeterli bir gösterge diye düşünüyorum” şeklinde oldu.
Kalkan konuşmasına, “STK’ların Müslümanları bir dolmuşa bindirip bir yerlere götürdüğüne” vurgu yaparak devam etti. STK’ların son yıllarda batılılar tarafından çıkarıldığını ve aslında STK’ların Müslümanları hiç temsil etmediğini, Müslümanların sivil organizasyonlarla tatmin olmamaları gerektiğini belirten Ahmed Kalkan, bu organizasyonlarda bulunmanın Müslüman kimliğini yasıtmayacağını, ancak bu kavramların batı demokrasisinin bir parçası olduğunu, söyledi.
STK’lar partileşemeyenleri sisteme bağlıyor
Kalkan, STK’ların kesinlikle İslami kurumlar olamayacağının altını çizdiği konuşmasında, STK’ların sistem içinde partileşemeyenlerin, sisteme entegre edilmesi için devlet ile halk arasında bir köprü görevi gördüğünü ve devletin STK’lar aracılığıyla ideolojisini, yaşam biçimini kabul ettirdiğini belirterek şöyle devam etti:
“Vahdete götürecek imkanları olduğu halde büyük çapta tefrikaya alet olan, her grubun kendisini merkeze alıp diğerlerini ötekileştirdiği, vahdetin ve İslam’ın temsilinin kendi hakkı olduğunu düşündüğü, Kur’an’ın ifadesiyle her hizb’in kendi yanında olanla övündüğü, dışı kafirleri -bilemiyorum ne kadar yakıyor- içinin müminler olarak bizleri yaktığı kuruluşlar. Toplumu düzene entegre etmeye yarayan araç olduğu halde, diğer taraftan asr-ı saadet mescidinin fonksiyonunu günümüze taşımaya müsait olan mübarek mekanlar camiler.. yani dernekler.. küçük birer demokratik kuruluş yani STK’laşma ile camileşme arasında tercih yapmakta zorlanan dernek ve vakıflarımız, ne kadar çok STK’lara benziyorsa o kadar soğuk baktığımız, ne kadar da cami içi nebevi fonksiyonları icra ediyorlarsa o kadar el verip zenginleştirmeye, güçlendirmeye çalışmamız gereken kuruluşlardır.”
Günümüz Müslümanlarının sahip olduğu derneklerin zaman içinde amacından saptığına dikkat çeken Kalkan, bu derneklerin merkeze doğru savrulduğunu, insanları artık tevhide değil, İslam’a değil, demokrasiye çağırdıklarını, muhafazakarlaştırmaya çalıştıklarını söyledi. Müslümanlar eliyle kurulan bu derneklerin kurucularının bugün söylemlerinin çok değiştiğine dikkat çeken Kalkan, dün tevhit diyerek ortaya çıkanların bugün ‘siz hala orada mısınız’ dediklerini, onun artık modasının geçtiğini, prim yapmadığını, artık başka şeyler söylenmesi gerekiyor, dediklerini anlattı.
STK’laşma ile birlikte ‘La’ kelimesi uzaklaştı!
Halkı Müslüman ülkelerde yürütülen STK’ların ılımlı İslam projesine hizmet eden ciddi etkenler olduğunu, bunun planlı programlı bilinçli bir politika olduğunu da sözlerine ekleyen Ahmed Kalkan, Müslümanların cemaatleşmeyi terk edip kurumlaşmayı, kurumsallaşmayı öne çıkardıklarına dikkat çekti. Kalkan, Peygamberler ve takipçileri muvahhidlerin bulundukları ortamdaki cahiliyenin tüm özelliklerine “La” dediklerini, ama müslümanların ne zaman kendilerini STK’larla ifade etmeye başladılarsa artık lügatinde “La” kelimesi bulundurmadıklarını kaydetti.
“STK’laşmayla birlikte cemaatleşme unutuldu” diyen Kalkan, STK’ların dar’ül Erkam’lara alternatif olsun diye oluşturulduğunu, böylece cemaatlerin devlet tarafından kayıtlarının tutulduğunu, kontrol edildiğini, denetlendiğini, hareket alanlarının belirlendiğini, tabelaları ile çokça göze batacak şekilde birer yapılara dönüştüğünü anlattı. Böylece insanların da Allah’ın dinine davet edilmesinin yerine o tabelalara davet edildiğini söyledi. Müslümanların sıcak ilişkilerinin STK’larla soğuk ilişkilere dönüştürüldüğüne vurgu yapan Kalkan, sıcak nebevi usullerle yapılan davet ve tebliğin yerini batı kavramlarıyla ikame edilen konferans, sempozyum, seminer gibi kavramların aldığını savundu.
Peygamberlerin temel görevinin ne olduğunu ve STK’ların bu görevleri ne derece üstlendikleri ile ilgili olarak da Ahmed Kalkan, “Peygamberlerin temel görevinin insanları Allah’a kulluğa davet etmek ve Tağuta kulluktan insanları sakındırmak, putlarla, putçularla, şirkle, müşrikle mücadele etmek olduğu halde STK’ların (derneklerin) bugün birinci derecede insanlara Allah’a kul olmayı öğreten, şirkten uzak tevhidi bir hayatı sunan, tağutlardan da insanları sakındıran görevler yapıyorlarsa madalyayı hak ediyorlar. Ancak Türkiye’deki 87 bin dernekten kaç tanesinin bunu yaptığını sorgulamak gerektiğini” söyledi. STK’ların Peygamberin sünnetini yanlış tanımlamalarındaki yaklaşımlarının bir sonucu olarak O’nu anlayamadıklarına ve nebevi pratik geliştiremediklerine de dikkat çeken Kalkan: “Sünnet Kur’an’ı hayata geçirmektir; sünnet, Peygamber kendi çağındaki Tağutlarla nasıl mücadele ettiyse öyle mücadele etmektir.. Sünnet, putperestlere ve putlara karşı çıkmaktır.. Sünnet insanı İslamlaştırmak, İslamlaştırdığımız insanı cemaatleştirmek, cemaatleştirdiğimiz insanı ümmetleştirmek, ümmetleştirdiğimiz insanı dernekleştirmek demektir..” diyerek Müslümanların nasıl bir dernek oluşturmaları gerektiğinin sürecini ve niteliğini ortaya koydu.
STK’lar Dar’ül Erkam’la benzeşmez
Konuşmasında, Kur’an’da geçen “Biz Musa ile Harun’a vahyettik ki siz Mısır’da evler edinin” ayetini okuyan Kalkan Kur’an’ın nasıl evler edinilmesi gerektiğine de dikkat çekerek, Allah’ın, evlerin kıble yapılmasını, mescitlere dönüştürülmesini ve Allah’ın merkeze alındığı evlerin, üslerin, oluşturulmasını istediğini belirtti. Kalkan: “Mısır Firavun’un hakimiyetinde ve Müslümanlar mustazaf konumunda.. Mustazafların peygamberi vahiy ile Müslümanların teşkilatlanacağı evler, evlerinin teşkilatlanacağı mekanlar oluşturulması için hareket ediyor.” dedi.
Allah Resulünün 13 yıl Mekke’de devletsiz bir konumda, nübüvvetten sonra hiçbir kurum açmadığını, hiçbir yerden izin almadığını vurgulayan Kalkan, kendisini de çok etkilediğini söylediği İbrahim (a.s) ile ilgili ayeti okurken salonda bulunanlar da aynı heyecanı paylaştı.
“Siz alemlerin Rabbi Allah’tan korkmaz iken, ben sizin putlarınızdan mı korkacağım, siz Allah’tan izin almazken yaptıklarınızla, ben sizden mi izin alacağım. Siz O’na itaat etmezken ben size mi itaat edeceğim”.
Peygamberin döneminden örnekle Dar’ül Erkam’ın evini anlatan Kalkan, bu evin mescit haline getirildiğini, Müslümanların bilinçlendiği bu evden kafirlerin en ufak haberlerinin bile olmadığını, kimseden izin alınmadığını anlattı. Dar’ül Erkam’ın evinin bugünkü tabirle illegal (yasal olmayan, izin verilmeyecek) bir kuruluş olduğunu, bu eve gelenlerin öncüler olduğunu, yük alanların geldiğini, yük olanların buraya gelmediğini vurguladı. Ahmed Kalkan, bunun, vahyin merkeze alındığı bir ev çalışması olduğuna dikkat çekerek bugünkü Müslümanların içinde yer aldığı STK’ların bu evden ne kadar uzak olduğunu söyledi. Tağuti düzenin müslümanlara STK’ları teşvik ederek Müslümanları Dar’ül Erkam’ın evindeki eğitim ve ahlaktan uzaklaştırdığını, Müslümanların STK’lar yerine asr-ı saadette olduğu gibi evlerini mescit haline getirmelerinin önemli olduğunu vurgulayan Kalkan, İslami çalışmaların evlerde yapılmasının esas alınması gerektiğini belirtti.
Hılful fudul peygamberlikten öncesine aittir!
Konuşmasının son kısmında Hılful fudul anlaşmasına da değinen Kalkan: “Bu anlaşma nübüvvetten önce gerçekleştirilen, kendisi dışında oluşturulmuş, sadece zalimlere karşı tavır alan, mazlumların haklarını zalimlerden almayı tek görev bilen bir teşkilata Peygamberlikten önce katılmış idi. Nübüvvetten önce katılan peygamber nübüvvete kadar bu teşkilatta yer almış ancak nübüvvetten sonra hiçbir teşkilata üye olmamıştır” dedi.
Burada görev alanın ‘peygamber Muhammed’ olmadığına, peygamber olmayan Muhammed olduğuna dikkat çeken Ahmed Kalkan, ayrıca sorunu kısmi olarak çözen bu kuruluşun yerini, peygamber olduktan sonra zulmün kökünü temelden kazıyacak olan tevhit dininin aldığını yani esas zulüm olan şirke karşı tavır aldığını anlattı: “Artık eşyaları çalanlara zalim demek yerine, insanların imanlarını çalanlara zalim diyor onlarla hesaplaşıyordu.”
Peygamberlik döneminde Resulullah’ın Hılful fudul gibi hiçbir kuruluş oluşturmadığına, oluşan öyle bir kuruluşa da katılmadığını ilave eden Kalkan, vahyin olmadığı dönemde yapılan bu anlaşmanın vahyin olduğu dönemde yapılmasının gereksiz olduğuna, vahiy varken hiçbir alternatifin ileri sürülemeyeceğini belirterek sözlerini tamamladı.
Konferans dinleyicilerin sordukları soruların cevaplandırılmasıyla sona erdi.