Ana Sayfa
Türkçe | English | فارسی | العربية | Arşiv | Video | Künye | İletişim
ANALİZLER
Demokrasiyi Anlamak

Demokrasiyi Anlamak

Nasıl Müslüman Olduğunu Hz. Fatıma Gününde Anlattı

Nasıl Müslüman Olduğunu Hz. Fatıma Gününde Anlattı

Şeyh Mahir Hammud'dan Suriye Hutbesi

Şeyh Mahir Hammud'dan Suriye Hutbesi

Mısır İhvanı Cumhurbaşkanlığı Projesini Açıkladı

Mısır İhvanı Cumhurbaşkanlığı Projesini Açıkladı


"Küresel Ortak Söylem” Sempozyumu Sonuç Bildirgesi

Ahmet Faruk Ünsal'ın Sempozyum Açılış Konuşması

Ahmet Faruk Ünsal'ın Sempozyum Açılış Konuşması

Adil Barış: Küresel Ortak Söylem Sempozyumu (foto)

Adil Barış: Küresel Ortak Söylem Sempozyumu (foto)

Örs: İslamcılar NATO Çizgisinde Konumlandırıldı

Örs: İslamcılar NATO Çizgisinde Konumlandırıldı

28 Şubat: Yeni Türk-İsrail Ekseni'nin Ürünüdür

28 Şubat: Yeni Türk-İsrail Ekseni'nin Ürünüdür

Tantik: Mezhep Savaşı Kumpaslarına Dikkat Edelim

Tantik: Mezhep Savaşı Kumpaslarına Dikkat Edelim

Erbakan: Amerika Ne İstediyse Tersini Yaptım (VİDEO)

Erbakan: Amerika Ne İstediyse Tersini Yaptım (VİDEO)

Siyonizme Karşı İslam İnkılabını Korumalıyız (VİDEO)

Siyonizme Karşı İslam İnkılabını Korumalıyız (VİDEO)

Üstad Sezai Karakoç'un Konuşmasının Tam Metni

Üstad Sezai Karakoç'un Konuşmasının Tam Metni

Emperyalist ve Siyonistler Suriye'de Neyin Peşinde?

Emperyalist ve Siyonistler Suriye'de Neyin Peşinde?

Filistinli Bakanın Feryadı Bizi Ne Kadar Utandıracak

Filistinli Bakanın Feryadı Bizi Ne Kadar Utandıracak

Türkiye'yi Suriye'ye Saldırtma Projesi İşleyecek mi?

Türkiye'yi Suriye'ye Saldırtma Projesi İşleyecek mi?

Suriye Rejimini Yıkmak İçin Dört Askeri Seçenek

Suriye Rejimini Yıkmak İçin Dört Askeri Seçenek

Suriye Rejimini Ancak Askeri Müdahaleyle Yıkabiliriz

Suriye Rejimini Ancak Askeri Müdahaleyle Yıkabiliriz

Siyonistlere Göre Esad'ı Devirebilmenin Altı Yolu

Siyonistlere Göre Esad'ı Devirebilmenin Altı Yolu

İsra Haber'den General Eş Şeyh'in

İsra Haber'den General Eş Şeyh'in "Tekzib"ine Yanıt

Şehid Hadi Nasrallah'ın Vasiyetnamesi

07.12.2009, 23:09:09

| Yorum Yaz
Şehid Hadi Nasrallah'ın Vasiyetnamesi Hizbullah lideri Seyyid Hasan Nasrallah'ın oğlu Şehid Nasan Nasrallah'ın vasiyetnamesi


Şehid Seyyid Hadi’nin Vasiyetnamesi

Bismillahirrahmanirrahim

“Rabbim göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimden düğümü çöz ki sözümü anlasınlar.” (Taha, 25–28)

Ey efendim, Ya Eba Abdullah (İmam Hüseyin), şefaatçilerin şefaat ettiği o günde bana şefaat et!

Selam Hz. Kaim’e, Beklenen O Hüccete (İmam Mehdi). İmam Humeyni’nin mukaddes ruhuna selam olsun!

Selam büyük rehberim ve önderim Seyyid Ali Hamenei’ye! Hizbullah’ın rehberine selam!

İslami direnişin Seyyid-es Şuhedası Abbas Musevi’ye ve Şehitlerin Şeyhi Ragıp Harb’e, İslam’ın ve İslami direnişin tüm şehitlerine, bütün mücahitlere, güneyin ve batı Bekaa’nın direnen halkına selam olsun!

Bizleri dinine hidayet eden ve Emirül Müminin Ali bin Ebu Talib’in (a) ve Ehl-i Beyt’in takipçilerinden kılan Allah’a hamdolsun. Allah’tan dileğim kıyamet gününde bizim ve tüm Müslümanların şefaatçileri olmalarıdır.

Selamdan sonra sizlere vasiyetimi yazıyorum.

Allah’ın lütfu ve yardımıyla bugün İslami direnişin savaşçılarından biriyim, vatanımın özgürlüğüne kavuşturulması ve Yüce Allah’ın dininin savunulması için bu topluluğa katıldım. Allah’tan beni kendi yolunda şehadetle rızıklandırmasını diliyorum.

Allah’a şükürler olsun ki babamın rızasını alarak tahsilimi terk edip İslami direnişin ve Hizbullah savaşçılarının arasına katılmak suretiyle, uzun zamandır arzuladığım şeyi yapabildim. Lübnan’ın yüksek dağlarında din, velayet ve İslam Ümmetinin sancağını taşıyarak çocuklar, yaşlılar ve bütün mazlum halkı savunduğum için Allah’a şükrediyorum; ta ki Allah’ın ve halkın düşmanları olan Siyonistlerle savaşmak suretiyle bana vacip olan görevi yerine getirebileyim ve ya zafere ya da Hak yolunda şehadete nail olayım.

Aziz babacığım…

Efendim, Velim ve Eminim, Rehber, Üstat ve Mürşidim…

Selam sana ki hem babam, hem efendim, hem de rehberimdin… En kalpten selamlar sana…

Selam sana doğduğun, büyüdüğün ve kıyam ettiğin günde, selam sana okurken, konuşuyorken, uyurken ve kalkarken…

Babacığım,

Beni sen terbiye ettin, beni eğittin ve irşat ettin, inşallah senin arzuladığın gibi bir insan olurum. Sizden istediğim yegâne şey benim için dua etmeniz ve insanın babasından, eşinden ve çocuklarından kaçtığı kıyamet gününde bana şefaatte bulunmanızdır. Benim için çok önemli olan şey; İslami direnişin önderliği, Hizbullah ve mahsusen İslam ümmetinin savaşçılarının zaferi için –bu ümmete şeref, zafer ve azamet getiren bu kişilerin cihad vazifelerinin ifasında Allah’ın yardımını almaları için- dua etmenizdir. Onlar sizin ve Veliyy-i Emr-i Müslimin Ayetullah Hamenei’nin dualarına şiddetle muhtaçtırlar.

Aziz babacığım,

Sizden ricam beni bağışlamanız, benim için dua etmeniz ve hakkınızı helal etmenizdir… Hakkını helal et, hakkını helal et…

Sevgili anneciğim…

Allah’ın selamı üzerine olsun…

13 Eylül 1997 tarihinde siyonistlerle çatışırken şehid düşen Seyyid Hadi Nasrallah'ın bu vasiyetnamesi ŞAHİD YAYINLARI arasından çıkacak olan "NASRALLAH" adlı kitaptan alınmıştır. (Tercüme: Kemal SARAL)

SEYYİD HASAN NASRULLAH ve HANIMININ ŞEHADET HABERİNİ ALDIKLARINDA TAKINDIKLARI TAVIR

13 Eylül Cuma sabahı Ümmü Hadi Hanım (Seyyid Hasan Nasrallah'ın hanımı) pazarda alışveriş yaparken Radyo Nur’da son hadiselerle ilgili haberler verilmekteydi…

Ümmü Hadi evine döndüğünde içindeki açıklayamadığı garip duygu yüzünden Allah’a sığınmaktaydı sürekli olarak. Kısa bir süre sonra da Seyyid Nasrallah evine dönmüş ve eşine kendisine az önce bir telefon geldiğini, dünkü operasyona katılan dört mücahitten haber alamadıklarını ve Seyyid Hadi’nin de bu kişiler arasında olduğunu söylemişti.

Ümmi Hadi Seyyid’den kardeşlerle temas kurmasını ve son haberleri almasını ister. Seyyid’in olumsuz cevabını alınca kendisine “Ara ve halini sor, o senin oğlun!” der.

Seyyid Nasrallah ise şöyle cevap verir: “Oğlum olduğu için sormaya utanıyorum. Eğer kardeşler önemli bir haber alırlarsa beni kesin haberdar ederler.”

Evet, Seyyid Hadi kaybolan kişi oğlu olduğu için sormaya utanıyordu fakat operasyonda başkaları kaybolmuş olsaydı -hatta bir kişi bile- Seyyid sabaha kadar endişe içersinde uyumadan bekler ve kardeşleriyle sürekli temasta kalarak bu kişilerin akıbetini öğrenmeye çalışırdı. Fakat bu sefer sadece oturup, oğlu hakkındaki son haberi öğrenmek için telefon bekleyecekti.

Seyyid eşini teskin etmeye çalışıyordu ki Ümmü Hadi kocasının sözü bitmeden “Eğer Hadi’ye bir şey olursa bana sabır verecek olan sensin, peki sen bu sabrı kimden alıyorsun, kimden?” diye sordu. Seyyid de itminan dolu bir kalple “Bana sabır veren Allah’tır” diye yanıtladı.

Gün akşam olduğunda operasyon odasındaki kardeşler mücahitlerden üçünün şehit olduğunu, dördüncüsününse kayıp olduğunu öğrendiler. Seyyid Hadi de şehitler arasındaydı.

Bu haberi Seyyid Nasrallah’a ulaştırmakla görevli kardeş perişan durumdaydı, nasıl ağzını açacak ve konuşacaktı? O da güneyden gelen telgrafı okuduğunda, tıpkı diğer kardeşler gibi oğullarına ağlayan bir baba gibi ağlamıştı. Telefonun ahizesini kaldırdı, heyecanı sesinden belli oluyordu, kendisini teskin eden Seyyid oldu ve sordu “Hadi de şehid olan kardeşler arasında mı?” Kardeş, “Evet” diye cevap verdi ve kendisine Allah’tan rahmet dileyerek acılı babaya başsağlığı verdi.

O gece kız kardeşler de Ümmü Hadi’ye haber vermek için bir araya gelmişlerdi, fakat annenin kalbi Hadi’nin bir daha geri gelmeyeceğini kendisine çoktan söylemişti bile. Herkes sessizce oturuyor, birisinin konuyu açmasını bekliyordu. Ümmü Hadi hepsinin acı dolu yüzlerine baktı ve Hadi’nin şehit olduğunu hemen anladı, fakat kalbinden geçeni onlara anlatmadan önce kendisine nasıl bir haber vereceklerini duymak istiyordu.

Ziyaretçi hacı hanımlardan biri beraberindekilere “Dün geceki mersiye programı nasıldı?” diye sordu, beriki de “Elhamdülillah çok iyiydi, vaiz Ehl-i Beyt’in ve Hazreti Zeyneb’in musibetlerinden, tüm erkek kardeşlerini ve oğullarını Kerbela’da nasıl feda ettiğinden söz etti” dedi. Sonra da Ümmü Hadi’ye dönerek “Ümmü Hadi de sabırlı bir kadındır ve Hadi’nin şehadetini sabırla karşılayacaktır…” diye hitap etti acılı anneye.

Bunu der demez Ümmü Hadi hariç herkes feryat ve figana başladı, onunsa gözünden bir damla bile yaş gelmemişti ve Hadi’nin şehit olacağını bildiğini söylüyordu. Verdiği sonsuz nimetler için Allah’a şükretti, iki elini de göğe açarak şöyle dua etti:

“Allah’ım bu kurbanımızı kabul et, Ey Hadi, Allah senin yüzünü ak etsin ki Hz. Fatıma Zehra (s) huzurunda yüzümü ağarttın ve beni Ehl-i Beyt’in musibetlerine ortak ettin.”

Sonra yerinden kalktı ve iki rekât şükür namazı kıldı.

Şehid Hadi Nasrallah

SEYYİD HASAN NASRULLAH'IN OĞLU HADİ'NİN ŞEHADETİ ÜZERİNE YAPTIĞI KONUŞMA

Bugün, 13 Eylül tarihinde zalim ve vahşice kanlara bulanan kız ve erkek kardeşlerimizi, mazlum ve aziz şehitlerimizi anmak için bu uzak mekânda bir araya geldik. O gün Kudüs, Filistin ve bütün Ümmetimiz karşısında işlenen büyük bir ihanetin sonucunda bu katliam meydana geldi. Bizlerin burada bir kez daha bir araya gelmemizin nedeni şehitlerimizi unutmadığımızı ve unutmayacağımızı vurgulamaktır. Şehitlerle biatimizi ve savaşçıların, Ümmetin ve İmamın yolunu sürdüreceğimize olan kesin kararlılığımızı da beraberimizde getirdik. İzin verin 13 Eylül katliamından önce biraz gündemdeki olaylardan söz edeyim.

Bugün bu merasim için bir araya gelen bizlerin yüzlerinde -sadece Hizbullah ve İslami direnişin değil her Lübnanlının, her Arap ve Müslüman’ın, hatta dünyadaki bütün özgür ve onurlu insanların yüzlerinde- takvalı ve yiğit savaşçıların Ensariye köyü yakınlarında gerçekleştirdikleri işin neden olduğu zafer sevincinin ve iftiharın izi vardır. Bu durum gasıp rejimin tarihinde ilk kez gerçekleşmektedir. İsrail deniz kuvvetlerinin en seçkin birlikleri operasyon için güney Lübnan’a geliyorlar fakat alçaltıcı ve telafi edilemez bir mağlubiyet alıyorlar. Üstelik ne Tunus veya Ayntibe’de, ne Beyrut’un kalbinde ve ne de Avrupa ülkelerinin başkentlerinde değil; güneyde, bu rejimin sınırlarının birkaç kilometre ötesinde Allah’ın yardımı ve lütfüyle zillet toprağına saçılıyor ve darmadağın olarak helak oluyorlar. Bu ümmet için büyük bir zaferdir bu.

Onlar leşlerini bıraktılar ve zillet ve horluk topladılar. Bölgeden çıkmalarının ardından bize kalan şeyse izzet, büyüklük, zafer, Allah’a tevekkül, yakin ve sınırsız nimetlerine şükürdü. Bize katettiğimiz yolun doğruluğuna olan inancımızın artması kaldı. Küçük fakat savaşkan bir grubun bir rejimi zelil etmesi nasıl mümkün olmuştu? Elli yıl içersinde bütün Araplara ve Müslümanlara boyun eğdiren bir rejimi hem de. Bütün Arapları ve Müslümanları yenilgiye uğratan bir rejimi nasıl yenmişti? Acaba bu bütün Lübnan halkını ve tüm Arap halklarını cihad yoluna davet eden güneş gibi açık bir delil değil miydi? Özellikle alçaltıcı ve hain 13 Eylül Oslo anlaşmasının ardından şiddetli bir şekilde baskıya maruz kalan ve işkence, açlık ve yokluk, kuşatma ve zilletle boğuşan Filistin halkı için.

Ensariye hadisesinin Filistin halkına verdiği mesaj çok açıktır. Bu olay mazlum ve mücahit Filistin halkına zaferin, hak yolun ve geleceği elde etmenin sadece ve sadece Kudüs, Tel Aviv ve Filistin’in her karış toprağındaki savaşçıların ve şehadet eylemcilerinin takip ettikleri yolla mümkün olduğunu göstermiştir.

Bu açık mesaj herkes tarafından idrak edilmelidir. Herkes düşmanlarımızın tasavvur ettiğimizden çok daha zayıf ve zelil olduğunu bilmelidir. Eğer bütün yerküreyi didik didik etsek ve ruh, akıl, inanç ve din sahasındaki en korkak, en alçak ve en zayıf insanların kim olduğunu araştırsak Yahudiler gibisini –dikkat edin İsrailliler demiyorum- bulamayız. Savaştığımız düşmanı iyi tanımalıyız. Bu olay büyük bir zaferdi. Direniş cihadını ve operasyonlarını sürdürecek ve düşman karşısında durmaya devam edecektir. Sadece köy kapılarında değil elbette, direniş için daha önemli olan nokta işgal edilmiş topraklar içersindeki ilerleyişini sürdürmesi ve düşman mevzilerine saldırmasıdır. Bir yerde pusuya yatmalı, başka bölgeye mayın yerleştirmeli, başka bir yerde de şehadet operasyonları gerçekleştirmelidir. İşte direniş budur ve bu türden operasyonların sürmesi de çok doğaldır. Dünkü kahramanca ve iftihar dolu çatışmanın zirvesinde “Eklim Ettüfah”taki operasyon yer alıyordu. Bu çatışmaya İslami direniş savaşçıları ve Lübnan ordusunun subay ve askerleri birlikte iştirak ettiler ve ordu ve direniş mensubu birkaç kişi şehit oldu.

Bu şehitler bu direnişin, irade, huzur ve gayretin ve daha da yücesi hakiki hayatın şahitleridirler. Direnişin ve ordunun şehitleri dün kanlarıyla feryat ettiler ve sesleri bütün dünyanın kulaklarında yankılandı: Hiç kimse bu ümmetin öldüğünü zannetmesin sakın. Gelin ve görün ki Lübnan’da irade, kan, cihat ve şehadet feryadını yükselten bu hayattır. Bu ümmetin ölmesine imkân yoktur.

Dünkü çatışmalarda elde edilen bu ilahi, insani ve milli madalyalardan dolayı kardeşlere ve kendi aileme, yani İslami direnişin ve Lübnan ordusunun şehitlerinin ailelerine tebriklerimi sunuyorum. Burada bu konuya da değinmek istiyorum, aslında 13 Eylül konuşması esnasında bu konuya değinmeyi planlamıyordum fakat işin doğası gereği kısaca bu konuya da değinmek zorundayım. Şehit oğlum bu yolu yalnızca kendi iradesiyle seçti, dost ve düşmana şunu söylemek istiyorum: Kimse şöyle zannetmesin, “bu gencin babası Hizbullah’ın lideri olduğu için kendisini zorlayarak cihat meydanına sürüklemiştir.” Elbette bu nokta başka bir açıdan olumlu olarak da değerlendirilebilir. Bu genç de şehadet feyzine ulaşan bütün savaşçılar veya henüz en ön safta ve işgal edilmiş toprakların sınır şeridinin kalbinde vazifelerini sürdüren diğer savaşçılar gibiydi. Bu şerefli ve pak insanlar bu yolu kendi iradeleriyle ve bilinçli bir şekilde seçtiler. Eğer burada benim için ve annesi için –ve tüm şehitlerin anne babaları için- bir fazilet varsa o da yolu kendilerine açmamız ve sevdikleri yolda ilerlemelerine engel olmamamızdır. Bu aydınlatmak istediğim ilk konuydu.

İkinci konuya gelince, İsraillilerin, genel sekreterin oğlunu öldürmekle bir çeşit zafer elde ettiklerini düşünmeleri mümkündür. Hizbullah’ın genel sekreterinin oğlunu öldürmekle sonuçlanan bir güvenlik operasyonu gerçekleştirdiklerini iddia edemezler. Zira genel sekreterin oğlu Harre Heriyk bölgesinde veya bir uçak kaçırma operasyonunda öldürülmedi. Bu mücahit diğer kardeşleriyle cephenin en ön safında düşmanla savaşıyordu. Hücum eden taraf o idi, onlar değil. Sağlam adımları, silahı ve iradesiyle düşmana saldıran oydu. Fark buradadır. Bu düşman için bir zafer değildir, düşmanın zaferi olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Bu Hizbullah’ın zaferi ve izzetidir. Bu Lübnan’daki direnişin mantığının üstünlüğüdür.

Dün de böyleydik ve bugün de böyleyiz ve Şeyh Ragıp Harb gibi önderlerini şehit veren cihadi bir direniş hareketi olduğumuz için de kıyamet gününe kadar iftihar edeceğiz. Önder, üstat, mahbup ve genel sekreterimiz olan Seyyid Abbas Musevi ile eşinin ve bebeğinin de şehitler kafilemizde yer almasından dolayı övünç duyuyoruz. Bugün düşmana şöyle diyoruz: “Bizler önderleri kendi şahsi hayatlarının peşinde olan ve takipçilerinin ve sadık yaranının oğullarını - ki bunlar genel halk tabakasındandırlar- sizinle savaşmaya gönderen bir hareket değiliz. Hadi’nin şehadeti Hizbullah’ın önderliğindeki bizlerin, oğullarımızı gelecek için saklamadığımıza örnek ve delildir. Cephenin en ön safına gittikleri ve şehadet feyzine ulaştıklarında da bununla büyük bir gurur duyuyoruz.”

İslami direniş Hizbullah’ın değeri buradadır. Çok samimi arz ediyorum: “Bu hareketteki asıl ve büyük sorumlulukları yüklenen komutan kardeşler tanımlanamaz bir şehadet aşkı duymaktalar, bu kişiler istişhad eylemlerine bile tam olarak hazırdırlar. Onlara bu izni vermeyen ve yollarına engel koyan bizleriz. Şehitlerin pak kanlarına and olsun ki…, bazıları şöyle zannedebilirler, cihad ve şehadet meselesi bu komutanlar için artık bitmiş ve bu işi diğerlerine bırakmışlardır. Bu pak şehit kanlarına and olsun! Bu komutanlardan bazıları benim yanıma geliyor ve gözyaşı dökerek şehadet operasyonu düzenlemelerine izin vermem için bana yalvarıyorlar! Erkeklerimizin, kadınlarımızın, komutanlarımızın ve mücahitlerimizin maneviyatı böyle olduğu sürece bizlerin hiçbir endişesi bulunmayacaktır.

Burada düşmana başka bir noktayı daha hatırlatmak istiyoruz. Düşman Seyyid Hadi’nin ve arkadaşlarının şehadetlerinin mesajını doğru dürüst almalı. Biz Hizbullah, gencinden yaşlısına, çocuğundan kadınına kadar bütün cephelerde Seyyid Abbas, Şeyh Rağıp ve İmam Humeyni’nin yolunu, yani cihat yolunu sürdürmeye kararlıyız. Ne kadar zor olursa ve ne kadar fedakârlık gerektirirse gerektirsin. Bu ahdimiz, gerisi dönüşü olmayan yeminimiz ve biatimizdir. Yüksek dereceli şehitlerimizin bu geceki mesajı budur. Yüce Allah’a bütün nimetleri için şükrediyorum, aileme lütuf nazarıyla baktı ve arasından birini şehit olarak seçti, beni ve ailemi mukaddes şehit ailelerinin topluluğunun bir üyesi olarak kabul etti. Onlarla bir araya geldiğimde -şehitlerin anne babaları ve eşleri, çocuklarıyla- utanıyordum ve sonsuza kadar da bu utancım baki kalacak. Bana ve aileme şehitlerin ailelerinin dertlerini paylaşma lütfunda bulunan Allah’a hamdolsun. Elbette yalnızca şehadet konusunda değil, şehit cenazesinin Siyonist düşmanın elinde kalmasında da ortağız. Oğullarının cenazeleri hala düşmanın elinde olan ailelere “Bu açıdan da benimle sizin aranızda eşitlik sağlanmış oldu” diyorum.

Bu büyük ilahi nimetler omuzlarımızdaki yükü daha da ağırlaştırmaktadır. Bunların şükrünü nasıl eda edebileceğimi bilmiyorum. Ensariye’deki zaferin izzetine mi şükredeyim yoksa Cebelül Refi ve Eklim Tüfah’taki şehadetlere mi? Hangi nimetlere şükredeyim? İmani nimetlere mi? Hidayet, velayet ve cihat nimetine mi veya vefa, emanet ve biatlerine bağlılıkları herkesin dilinde olan siz âlimler, komutanlar, erkekler ve kadınlarla aynı zaman diliminde nefes aldığıma mı?

13 Eylül macerasına dönelim. Bugünkü izzetimizi o şehitlerin kanına borçluyuz ve yolumuz bugün de onların kanıyla sürmektedir. Onların şehadeti Lübnan’da bir grup insanın 13 Eylül tarihinde sokaklara dökülerek zulüm ve hıyanet –Kudüs ve Filistin’den vazgeçilmesi, Arapların ve Müslümanların elli yıllık fedakârlıklarının, dert ve eziyetlerinin yele savrulması hıyaneti olan Oslo Anlaşması- karşısında sessiz kalmayacaklarını göstererek tarihe tanıklık etmelerinin sonucu olarak gerçekleşti.

Bu şerefli insanlar bu ihanetin karşısında dikildikleri için şehit oldular ve kanlarıyla şöyle yazdılar: “Biz bu küçük düşürücü anlaşmayı kabul etmiyoruz; zillet, işgal ve istikbarın karşısındayız. Bu topraklar, bizim topraklarımız, bu mukaddesat da bizim mukaddesatımızdır. Kendi bölgemizde özgür ve başı dik bir şekilde yaşamak istiyoruz. Barış ve güvenliğimizi ne vahşi ırkçılardan, ne de bölgeye gelerek barıştan söz eden ak saçlı ihtiyar kadınlardan dilenmeyiz. Ümmetimizin huzurunu kan, tüfek, can parelerimiz ve kırılan kemiklerimizle elde edebiliriz. Kendisine inanç duyduğumuz ve peşinde olduğumuz barış budur. 13 Eylül’deki şehadet hadisesinin önemi ve bu pak şehitlerin kanları hakkında daha fazla düşünmeliyiz.

Burada bir kez daha hatırlatmalıyım ki 13 Eylül tarihinde havaalanı köprüsünün altında, değişik birimlerden müteşekkil olan emniyet güçleri kasıtlı olarak göstericiler üzerine ateş açtılar ve bazı kardeş ve bacılarımızı şehit ederek pek çoğunun da yaralanmasına neden oldular. O gün biz, yaramıza tuz bastık ve sabrettik. Eğer bugün biri “Hizbullah’ın tarihindeki en cesur duruş ne zaman sergilenmiştir?” diye sorarsa, Hizbullah en cesur tavrını 13 Eylül tarihinde göstermiştir demek gerekir. Partinin 13 Eylül’deki duruşu bilinç, hikmet ve cesareti ve Hizbullah’ın önderlik kadrolarının tümünün sorumluluk almasını gerektiriyordu. İşte cesaret burada belirginlik kazanmaktadır.

İnsanın eline silah alıp başkalarına ateş açması çok kolaydır, zor olan elini yarasına bastırarak yoluna devam etmesidir. 13 Eylül tarihinde yapılacak olan en kolay iş fitneye kapılarak işi çatışmaya vardırmaktı. O zaman halk arkanda toplanır, seni de bütün işlerini eline alan ve kanlarının intikamını almaya gelen büyükleri sayarlar. Fakat en cesurca, en hikmetli ve en şuurlu duruş kendisine güven duyulan Hizbullah önderliğinin sergilediği tavırdı. Kendimi övmüyorum. Ben kararları alan büyük bir grubun en küçük ve en zayıf üyesiyim. Cesurca karar verdik ve yolumuza devam ettik. Bu bizim en cesur eylemimiz idi ve sonsuza kadar da bununla övünç duyacağız. Şehitlerimizi defnettik, yaralılarımızı hastaneye gönderdik ve yine de sabrettik. O günkü yaralarımız hala iyileşmedi ve hiçbir zaman da iyileşmeyecek. Yaramıza elimizi bastırıyoruz ve acısına tahammül ediyoruz. Allah bize başka bir işin iznini verinceye dek yaralarımıza bastırmaya devam edeceğiz.

13 Eylül hadisesiyle hedefledikleri şey Hizbullah’ın Lübnan ordusunun ve polisinin halkın üzerine ateş açmasına tahammül edememesi ve silahlı adamlarıyla sokaklara dökülerek Lübnan’ı bir kez daha savaş alanına çevirmesiydi. Hizbullah’ın ve Lübnan ordusunun karşılıklı olarak birbirlerini hedeflemesini amaçlamışlardı. Böylece Lübnan “Hizbullah ve Lübnan ordusunun savaşı” diye yeni bir fitneye duçar olacaktı. Bunun sonunun nereye varacağınıysa Allah bilir. Fakat sabır, bilinç, sorumluluk ve sağlam duruşunuz sonucunda iş öyle bir noktaya vardı ki ne ordu Hizbullah’a ateş açtı, ne de Hizbullah orduya. Tam tersine bugün her ikisi de omuz omuza Lübnan’ın ve Ümmetin düşmanıyla, yani İsrail ile mücadele etmektedir.

Onlar birbirimizin elleriyle öldürülmemizi hedeflemişlerdi fakat sabır, hikmet ve ilahi tevfik sayesinde, beraberce bu ümmetin en şiddetli düşmanı ile savaşarak şehadet feyzine ve mutluluğuna nail olma noktasına ulaştık. Onlar bizleri tebrik ediyorlar, biz de onları. Biz onları teselli ediyoruz, onlar da bizleri.

Bu çok büyük bir zaferdir ve bunun önemini Lübnan’da başının ve sonunun tahmin edilemeyeceği bir fitnenin doğmasının ne anlama geldiğini bilenler anlayabilir yalnızca. Bu, şehitlerin kanlarının bereketi ve mazlumiyetleri sayesinde elde edilmiştir. Biz halka ve farklı güçlere diyoruz ki, gelin yaralarımızı göz ardı edelim ve daha da ötesi bu hataları, cinayetleri, acıları ayaklarımızın altına alıp düşmanımızla mücadele için birlik olalım. Zira şu iki seçenekten başkasını seçmemize imkân yok: Ya yaralarımızı kapatacağız ya da ortadan kalkacağız. Yaralarımızı kapatalım; yani omuz omuza verip birlikte düşmanımızı yenelim ve Ümmetimize zafer armağan edelim. Veyahut yaralarımızı açık saklamaya devam edelim ve birbirimizin canına düşelim ki İsrail gelsin ve Lübnan toprağında gezinti yapsın, halkımız bizden ümidini kessin. Tıpkı 1982 saldırısında ümitsiz olduğu gibi. 1982 yılında İsrailliler üzerine çiçek atan bir grup insanın çıkmış olması bizler için fazlasıyla utanç veren bir hadisedir. Acaba bütün o insanların habis ve satılık kişiler olduklarını söylemek mümkün mü? Hayır, işin doğrusu Lübnan’da gerçekleşen bazı hadiseler halkın İsrailli düşmanı kurtarıcı melek olarak görmelerine yol açmıştı.

Bizler bütün bu hatalardan ders almak zorundayız. Bir kez daha vurguluyorum ki 13 Eylül dosyası hala açıktır. Hiç kimse bu dosyanın bir bildiri ile kapanacağını sanmasın. Bu dosya hala incelenme safhasındadır, ta ki Allah emredinceye dek. Bu dosya kapanmayacak. Biz yaralarımızı ve bu dosyanın üstünü örttük fakat acısını hala kalbimizde ve aklımızda taşıyoruz. Kız ve erkek kardeşlerimizin havaalanı köprüsünün altında nasıl şehit düştüklerini hatırladıkça acımız tazelenmekte; sanki hepsi şu anda gözümüzün önünde yere düşmekteler. Evet, sizlerin o zaman derya gönülleriniz, sağlam iradeniz, keskin aklınız ve cesur bilincinizle bu sorunla yüz yüze geldiğiniz gibi, biz de bugün aynı yolu sürdüreceğiz; çünkü aynı savaşın askerleri ve komutanlarıyız.

Bugün, savaşımız Ümmetin savaşıdır; bizler bütün Ümmetin temsilcisi olarak savaşmaktayız. Şehitlerimiz ve savaşçılarımız bu Ümmetin yüz akları ve iftiharlarıdırlar. Kanımca Ensariye çatışmasının sonrasında, eğer direniş taraftarı olmayan ve onu terörizm ve aşırılıkçılık olarak niteleyen bir Lübnanlı kalmışsa bile, bu kişi vicdanı ve Allah ile baş başa kaldığında Lübnanlı olduğu için övünç duymaktadır. Her Arap, her Müslüman kendisiyle övünmekte ve izzet duygusu ve başı diklik duymaktadır.

Düşman komutanlarının yüzlerine bakın, konuşmalarına ve zilletlerine. Fakat bizler, hem dün hem de bugün şehitlerimiz için düğün meclisi gerçekleştiriyoruz, şehadetleri ile mutlu oluyor, makamlarına ve “hüsnü akıbetlerine” gıpta ediyoruz. Bu güzel kaderlerinden dolayı onları tebrik ediyor ve kendileriyle iftihar ediyoruz.

13 Eylül şehitlerine söz verin. Elbette onlar mahkûm etmek için şehit oldukları anlaşmanın bugün pek de itibarının kalmadığını biliyorlar. Bu anlaşmanın hiçbir değeri kalmayacak ve bu bölgede İsrail ile hiçbir uzlaşma da gerçekleşmeyecektir. Gasıp, mütecaviz ve işgalcilerle barış imzalamanın hiçbir anlamı yoktur. Albright’a da bölgede terörizmle verilen amansız mücadelenin duraklamaksızın süreceğini söylüyoruz. Terörizm nerededir, kimlerdir teröristler? İsrail’dir terörist, tepeden tırnağa hem de. Bölgedeki terörizm tamamen ortadan kaldırılıncaya kadar uzlaşma söz konusu değildir.

Bu şehitlere söz veriyoruz. Yollarını sürdürecek, kanlarının saygınlığını koruyacak ve Allah emredinceye dek yaralarını örtmeye devam edeceğiz. Direnişin bütün şehitleriyle ahdimizi ve biatimizi yeniliyoruz. Ne yaparsak yapalım, kendimizden ne kadar fedakârlıkta bulunursak bulunalım hala eksiğimiz çoktur ve henüz yolun başındayız. Cihat yolunda bizi bekleyen şey, eğer sadık olur ve niyetlerimizi yalnızca Allah rızasına hasrederek ihlâslı olursak; zafer, izzet ve günbegün artacak olan övüncümüz olacaktır. Bugün güneyde ve batı Bekaa’da süren savaş mahiyet açısından diğerlerinden farklıdır. Bu savaş, silah ve tüfekle yapılan bir çatışma olmasının öncesinde iman, itikat, ihlâs, sadakat, Allah’a tevekkül, ahirete ümit duyma, züht ve halka aşk duyarak hizmet etme savaşıdır. Mümkündür ki birbiri ardınca gelen pek çok nesil silahı omzuna alıp savaşmaya devam edecek; fakat bu imana, aşk, irade ve ölüm sevgisine sahip bugünkü gibi bir nesil görmeyebiliriz. Bu nesil, önderleri olan Emirül Müminin hakkındaki şu cümleyi çok iyi ezberlemişti: “Ali bin Ebu Talip, süt emen çocuğun annesinin göğsüne uyduğundan daha çok ölüme alışmıştır (enistir).”

Bu cümle benim için geçmiş günlerde sahip olduğundan daha çok ve daha farklı bir lezzete ve değere sahip bugünlerde. İmam Zeynelabidin’in (a) kendi şiarımız yaptığımız bir şiarı vardır. Bugün bana, Seyyid Hadi’nin, bu Haşimi gencin şehadetinden söz eden herkese İmam Zeynelabidin’in (a) buyurduğu gibi cevap veriyorum ben de:

“Katledilmek bizim için adettir, Allah’tan gelen şerefimizse (üstünlüğümüz) şehadettir.”

(İnnel katle lena adeh ve kerametuna minellahiş şehade)

VELFECR

Şehid Hadi Nasrallah

"Hepimiz Hadi'yiz, ey Hadi'nin babası..!"

Şehid Hadi Nasrallah

Şehid Hadi Nasrallah

Şehid Hadi Nasrallah

Şehid Hadi Nasrallah

Şehid Hadi Nasrallah

Şehid Hadi Nasrallah

Alexa





| Yorum Yaz Yorumların Tamamı

Yorum : 2  
quliyev samir
21.01.2010, 12:54:26
Allah sizden razi olsun.
MALİK ESTER NAHAİ
23.12.2009, 10:45:47
RABBİM BİZEDE ŞEHİT OLMAYI NASİP ET.

Yorum Yaz Yorumların Tamamı

Kendi Sesinden Şehid Metin Yüksel
İmam Hasan El Benna'yı Amerika Şehid Etti
"Akan Kan Ahmed Yasin'in İse İntikamı da Sert Olur"
Farahat: İsrail'in Güvenlik Teorisini Sarsan Şehid
Şehid Belavi'nin Son Kasetinden İlginç Ayrıntılar
Şehid Metin Yüksel 31. Yılında Anıldı (FOTO)
Şehid İmad Muğniye Bir Direniş ve Şehadet Okuludur
Şehadetinin 2. Yılında Bilinmeyen Yönleriyle İmad
Siyonistler İmad Muğniye'yi Nasıl Tanımıştı
Şehid Nizar Reyyan'ın Vasiyetnamesi
SEYYİD ABBAS BELGESELİ 1 (TIKLA-İZLE)
Çok Okunanlar
EDİTÖR   
Editör Editör
Yusuf El Kardavi Haberinin Tekzibi Ve Velfecr'in Sorumluluğu...!
YAZARLAR   
Nureddin ŞİRİN Nureddin ŞİRİN
Muhammedi İslam İle Amerikancı İslam'da Yol Ayrımı
Abdulhelim ALMALI Abdulhelim ALMALI
“uludere'ye Akıtılan Gözyaşı, Pkk'ya Verilen Cansuyu“muş”dur!”
M. Selman KAYA M. Selman KAYA
Cezayir Halkının İradesinden Suriye Halkının İradesine..!
Mehmet GÖKTAŞ Mehmet GÖKTAŞ
Ey Azîz İstanbul, Ey Güzel İstanbul!
N. Mümine BUCAK N. Mümine BUCAK
İslami Cemiyet, İslami Cemaat
Mehmed AKİF Mehmed AKİF
Sen Yutkun Dur, Ağacan
Ömer Faruk GERGERLİOĞLU Ömer Faruk GERGERLİOĞLU
Nostaljilere, Önyargılara Dokunmak
Kadrican MENDİ Kadrican MENDİ
Bir Dönüşümün İbretlik Hikayesi
Tevfik UĞUR Tevfik UĞUR
Hür Müslüman Halkın İradesi Ne Demektir?
Beytullah Emrah ÖNCE Beytullah Emrah ÖNCE
İstanbul İslamcılığı Düşerken
Mücahid ULUDAĞ Mücahid ULUDAĞ
Tanık Olma İçin
Av. Gürkan BİÇEN Av. Gürkan BİÇEN
Siyonistler Daha Mı Mübarek?
Hüseyin TAŞ Hüseyin TAŞ
Mezhepçi Olmamak
İbrahim KARAMAN İbrahim KARAMAN
Hizbullah'ın Suçu
Ayhan DEMİR Ayhan DEMİR
CHP, Saraybosna'ya Taşınsın
Vehbi CAMGÖZ Vehbi CAMGÖZ
Bu Sene Bir Mayıs Bir Başka Olacak...!
Ramazan DEVECİ Ramazan DEVECİ
Müslümanların Suriye İmtihanı
Çiğdem TOPÇUOĞLU Çiğdem TOPÇUOĞLU
Hükümet Hükümsüzdür
Hüseyin BELGİ Hüseyin BELGİ
Suriye Üzerinden İrana Karşı Yürütülen Psikolojik Savaş
M. Şakir KOÇER M. Şakir KOÇER
Tarihsel Günahlarımızın Cezasını Çekiyoruz
M. Necip YAVUZER M. Necip YAVUZER
İslam Ümmeti'nin Yetimleri Kürtlerin Peygamber Aşkı
Kerem ÖZBAY Kerem ÖZBAY
Almanya'nın Korku Duvarı Siyonizm
Zeki KAYA Zeki KAYA
Nerede Filistin Dostları..!
Ahmet ÖRS Ahmet ÖRS
Oyun Kurucunun Yanına Yerleşen Kim? Kim Kimi Yargılıyor?
Uzeyir YİĞİT Uzeyir YİĞİT
Birinci Yılında Suriye Olayları ve Türkiye İzdüşümü
Muhammed HAKLI Muhammed HAKLI
Yaşasın İsrail İmparatorluğu..!
İbrahim KÜÇÜK İbrahim KÜÇÜK
Fasığın Her Haberi Batıl Mıdır ?
Nigar GÜMRÜKÇÜOĞLU Nigar GÜMRÜKÇÜOĞLU
Cami Geleneği ve Diyanet
Ali AMMAR Ali AMMAR
One Minute..! Şehid Furkan'ın Şehrine Siyonistler Giremez...!
Emel MÜMİNOĞLU Emel MÜMİNOĞLU
İran İçin Yine Mi Bahane?
Serdar DUMAN Serdar DUMAN
Sen Merak Etme Büyük Şeytan; Biz “Önceliklerimiz”i İyi Biliriz..!
Sevda Nur YAĞMUR Sevda Nur YAĞMUR
Kuzuluk Notları
Mikail Mikail
Kanadımız Kırık Şimdi
Ahmet HATİP Ahmet HATİP
Esrar-ı Derun
Atasoy MÜFTÜOĞLU Atasoy MÜFTÜOĞLU
Direnişin Onuru
Ramin BAYRAMOV Ramin BAYRAMOV
Dünya'da ve Türkiye'de Masonlar
Copyright © 2012 velfecr IE 7+ // Firefox 3+
[ 1024 x 768 ] // Macromedia Flash
Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. // Tasarım ve Kodlama artiweb