Saadet Partisi yöneticilerinden Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu Müsiad ve burjuva tartışmalarına cevap verdi
Fikirzamani.com sitesinin Prof. Mehmet Bekaroğlu ile yaptığı röportajı sunuyoruz.
MÜSİAD kurucularından Erol Yarar’ın verdiği röportajı ve bu röportajla başlayan tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Yarar’ın TÜSİAD’ın devletten nemalandığı, MÜSİAD çevresinin çalışarak, şükrederek, azken çok vererek, Allah’ın lütfuyla büyüdüğü yönündeki açıklamalarına ilişkin görüşünüzü alabilir miyiz?MÜSİAD kurucusu Erol Yarar’ın söyledikleri üzerine çok konuşuldu. Aslında bu tartışma çok zamandır devam ediyor. Bence de öğretici bir tartışma. Yarar’ın söyledikleri benim uzun süreden beri sürdürdüğüm iddiaları doğruluyor. Yarar, TÜSİAD- MÜSİAD karşılaştırması ile Türkiye’de devam etmekte olan iktidar kavgasına dikkat çekiyor. Yarar’a göre “Siyasi-iktisadi konumunu korumak isteyenler” TÜSİAD’çılar oluyor, “değişim isteyenler” de MÜSİAD’çılar. Tabiî burada değişimden kast edilen, devrim filan değil. Anadolu’dan yola çıkıp Türkiye toplumunun sosyolojisine yaslanarak merkeze doğru yürüyen, merkezde toplanan iktidar nimetlerine uzanan, daha evvel merkezde yuvalananlara ortak olan, onların elinden bazı imkânları alan yani zenginlerdir, Yarar’ın “değişimi yapanlar” diye yücelttiği. “TÜSİAD’in devletten nemalandığı” doğrudur, ancak MÜSİAD’ın farklı bir yerden nemalandığını kim söylüyor! “Sermaye birikiminde devlet gücünün kullanılmadığı bir zaman ve yer var mı?”diye sorabiliriz. Türkiye pratiğinden konuşursak sermaye birikimi, her zaman devlet gücü kullanılarak olmuştur.
TÜSİAD’çılar da MÜSİAD’çılar da devlet gücünü arkalarına alarak sermaye biriktiriyor. Dün merkezi hükümetin kontrolündeki imkânları yağmalıyorlardı; neo-liberal dönüşüm ve “Derviş uygulamaları”ndan sonra imkânlar ve rant alanları yerel yönetimlere kaydırıldı, şimdi sermaye birikimi daha çok yerel yönetimler aracılığı ile oluyor. Yarar, TÜSİAD’a gönderme ile “sermaye devlet eliyle oluşturuldu” derken merkezi yönetimlerin dağıtımını kast ediyor. Doğru, o dönem daha çok İstanbul sermayesi semiriyordu. Şimdi de yine devlet eliyle, yani yerel yönetimlerin oluşturduğu rantlar paylaşılarak sermaye birikimi yapılıyor. Yarar her halde yerel yönetimleri ‘devlet’ olarak görmüyor.
“MÜSİAD çevresinin çalışarak, şükrederek, azken çok vererek, Allah’ın lütfüyle büyüdüğü” palavradır. Kimin ne kadar çalıştığını, nasıl şükrettiğini, azken verip vermediğini bilemiyorum. “Allah’ın lütfüyle büyüme” işine gelince, bunu da bilmeme imkân yok. Ama bildiklerim de var; MÜSİAD üyeleri de devlet imkânlarını alabildiğine kullanıyorlar, onlar da sendikasız ve sigortasız işçi çalıştırıyorlar, aynı şekilde “piyasa böyle” bahanesi ile düşük ücret ödüyorlar. Onların da maliyeti düşürme hesabı yaparken ilk akıllarına gelen işçi çıkarmak oluyor.
İşin esasını isterseniz Yarar’ın büyüklenmelerini konuşmaya gerek yok, “medeniyet iddiası ve toplumsal adalet talebi” ile yola çıkan bir dönemin Müslümanları girdikleri iktidar kavgasında önemli mesafeler kaydettiler ama medeniyet iddialarını ve adaleti unuttular. Kavgaya girdikleri (Yarar için TÜSİAD) ne yapıyordu ise onlar da aynısını tekrarlıyorlar. Bırakın iş dünyasını bürokrat taifesini çalışan temsilcilerinin yaptığına bakın. Memur-Sen, AKP iktidarı döneminde üye sayısını beşe katladı. Nasıl oldu bu; İktidarın gücüne yaslanarak mı yoksa Türkiye’deki memurlar hidayete erip muhafazakar Memur-Sen’e mi koştular?
Erol Yarar röportajında, MÜSİAD çevresini, TÜSİAD çevresinden ayırarak, MÜSİAD üyesi patronların TÜSİAD üyelerinden farklı bir iktisadi gelişime sahip olduklarını, farklı kültürel kimlikler taşıdıklarını, farklı bir dünya görüşüne ve yaşam anlayışına/pratiğine sahip olduklarını öne sürdü. Sizce böyle bir “farklı dünyalar” durumu söz konusu mudur? MÜSİAD üyelerinin kültürel kimlikleri TÜSİAD üyelerinin kimliklerinden gerçekten farklı mıdır?Farklı iktisadî gelişme filan yok. MÜSİAD üyeleri de devlet gücü kullanarak büyüyor. “Farklı kültürel kimlikler taşıdıkları, farklı bir dünya görüşüne ve yaşam anlayışına/pratiğine sahip oldukları” iddiasına gelince; Erol Yarar değil ama bir çok MÜSİAD üyesi’nin Anadolu kökenli olduğu, muhafazakâr olduğu, bazılarının İslamcı gelenekten geldiği doğrudur. Ancak bunların müthiş bir şekilde değiştiklerini söylemeliyiz. Evet, hâlâ TÜSİAD üyelerinden farklı olarak bir çoğu namaz kılmaya, oruç tutmaya, umreye/hacca gitmeye devam ediyor, eşleri ve kızları başörtülü ama içinden geldikleri toplumdan/mahalleden hızlı bir şekilde ayrışıyor ve ayrılıyorlar. Aslında parayı kazanırlarken (!) de harcarlarken de daha çok TÜSİAD üyelerine benzemeye başladılar. “Esas burjuvazi biziz” diyor, ama ürettikleri kendilerine özgü herhangi bir güzellik yok. Onlar da korunaklı sitelerdeki lüks evlerde kalıyor, onlar da pahalı arabalara biniyor, marka giyiniyor, onlar da beş yıldızlı otellerde tatil yapıyor. Doğru, onların kaldığı beş yıldızlı otellerde içki servisi yapılmıyor, kadın erkek için ayrı ayrı havuzlar var. Ama bu otellerde de müthiş bir israf var, bu otellere de fakirler giremiyor.
Yarar ve onun gibiler; dinin içini boşaltılar, adalet, tevazu, ölçülülük gibi İslam’ın esası olan kavramları unuttular. Yarar fakire fukaraya yardımdan söz ediyor ama duyarsa ona soralım: “Arkadaş, Allah’ın evine tepeden bakan 70 katlı yedi yıldızlı otellerde 10-20 bin dolara hac yaparken kendini nasıl hissediyorsun? Orada güneşin altında 50 derece sıcakta arkadaşları ile birlikte oturan Müslümanların Peygamberi ile hangi benzerliğin var?”
Belki de haklıdır Erol Yarar, hakikaten kendisi belki de gerçek burjuvadır. Peki bunun Müslümanlıkla ne ilgisi var?
Yarar’ın açıklamasının ardından kimi bilim insanları, MÜSİAD çevresinin gerekli kültürel birikime sahip olmadığı için tam anlamıyla burjuva sayılamayacağını öne sürdüler. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?Bu bilim insanlarına güler geçerim. Tabiî bazılarına göre Türkiye’de sermaye birikiminden başka kültürel birikime de sahip olan bir tek Nejat Eczacıbaşı var. Kendileri de biraz para kazansa bir de onlar olacak yüksek kültürlü gerçek burjuva. Burada ben biraz da bu bilim adamlarının/kadınlarının dinle sorunlarını görüyorum; bunlar bir tür ırkçı olduklarından dindar bir insanın ‘yüksek kültürü’n taşıyıcısı olamayacaklarını düşünüyorlar.
Erol Yarar da ‘ırkçılıkta’ bu ‘bilim insanları’ndan hiç de geri kalmıyor. Rakiplerini ‘asli unsur’ olmamakla itham ediyor. Elbette bunun Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur.
Erol Yarar, MÜSİAD ile TÜSİAD’ın farklılıklarına vurgu yaparken, MÜSİAD’ın mevcut başkanı Yarar’ın açıklamalarının yalnızca kendisini bağlayacağını ima etti ve TÜSİAD ile birlikte çalıştıklarının altını çizdi. MÜSİAD’ın mevcut başkanının bu açıklamaları sizce neye işaret etmektedir?MÜSİAD’in mevcut başkanı doğruyu söylüyor; gerçekten MÜSİAD ve TÜSİAD üyeleri birlikte çalışıyor. Birlikte konsorsiyumlar kurup ihalelere giriyorlar, çalışanlara karşı aynı kuralları uyguluyorlar; iki grup da “kiralık işçi” sistemini savunuyor, sendikalı işçiyi sevmiyor.
Erol Yarar’ın açıklamalarında bence en çarpıcı bölüm “Kapitalist sistemin dünya iktisadına, insanına getirdiği çarpık bir model var. Değişmesi lazım. Bizim kültürümüzde, inancımızda da bunu değiştirecek dinamikler var” cümlesidir. Bence de bizim dinimizde, İslam’da kapitalist çarpıklığa yer yok. Peki, Erol Yarar ve onun gibileri ‘asli unsur’ olmayan kapitalistlerden farklı olarak ne yaptılar, neyi ortaya koydular? Yine Yarar’ın, MÜSİAD’ın ilk kongresinin beş yıldızlı otelde yapılmasına “Ne işimiz var burada?” diyen arkadaşları için söyledikleri anlamlı: “Asli unsur olduklarını unutmuş, kendilerini Türkiye’nin zencileri gibi hissediyorlar.” Görüldüğü gibi kavga, hak ve adalet kavgası değil, sadece iktidar kavgası. Sonuçta karşı olduklarının yaptıklarının bir benzerini ürettiler. MÜSİAD’ın mevcut başkanı bunu itiraf etmiş.
Daha önce Desa Deri işçisi Emine Arslan ile Emine Erdoğan’ın arasındaki farklara dikkat çekmiş, Meha Tekstil işçilerini ziyaret ettiğinizde işçilerin arasındaki inanç, kültür, siyasi görüş gibi ayrılıkları kenara bırakarak birleşmeleri gerektiğini vurgulamıştınız. Tam da bu noktada son olarak neler söylemek istersiniz?İktidar mücadelesinde mesafe kaydeden Müslümanların bir kısmı önemli imkânlara, sermayeye sahip oldu. Bunlar önceki iddialarını unuttu, kariyerizme ve konformizme teslim oldu. Eskiden İslamcıların önemli iddialarından biri adaletti; adaletli bir yönetim talepleri vardı. İktidarda bulunanlar dinden uzaktı, çoğu ‘Mason’ ve ‘Masonların uşakları’ydı, Batı taklitçileriydi, milletin değerlerine saldıranlardı. İşte bunlar haksızlık yapıyordu, adaletsiz davranıyordu, milletin malını mülkünü yağmalıyordu, zenginliklerimizi yabancılara peşkeş çekiyordu. Şimdi iktidar (ve de sermaye) el değiştiriyor, ‘dindarlar’ başa geçti ama aynı adaletsizlikler, haksızlıklar, büyüklenmeler devam ediyor.
Aslında kavga olması gereken eksene oturuyor, bu bence çok iyi bir şey. Bundan böyle, İhsan Eliaçık’ın ifadesi ile “zengin dindarlar statükoyu temsil edecek, yoksul dindarlar da muhalefeti, iktidar (ve zenginlik) dinin afyon yüzü ile savunulacak, aynı iktidar ve zenginliğe dinin vicdan yüzü ile karşı çıkılacak”. Ben yerimi çoktan ilan ettim; başı örtülü ya da açık, Kürt ya da Türk, Alevi ya da Sünni olması fark etmez, ben Emine Aslanların, Meha işçilerinin yanındayım, Erol Yararlara, TÜSİAD’çılara ve MÜSİAD’çılara karşı. Yani onlar bir cephede biz bir cephede. Bu çok önemli, bu gelinen yer Türkiye için bir çıkışı işaret ediyor. Kavga doğru yerde kurulmaya başlıyor. Gerçekten güzel şeyler olacak.
Erol Yarar’ın hallerini Kur’an çok yerde anlatıyor. Belli ki Yarar topladığı mallar dolayısıyla şımarmış, büyülük taslıyor, zengin olduğu için fakir bırakılmışlara tepeden bakıyor, “Farklı giyineceğim, marka kullanacağım ki fakir beni fark etsin, gelsin istesin” diyor. Yarar’ın tanımladığı bir İslam elbette var; Emevi saraylarındaki İslam’dır, bu. Elbette başka bir İslam daha var; Ebu Zer’ın temsil ettiği İslam. İşte tam da şimdi bu iki İslam ayrışıyor ve tarihi kavga yeniden başlıyor.
Kaynak: www.fikirzamani.com