Libya'da Kaddafi rejimine karşı sürmekte olan silahlı mücadele ile birlikte bir çok soru da sorulmaya başlandı.
LİBYA: KİM DOĞRU, KİM YANLIŞKourosh ZiabariDevrimci güçlerle Muammer Kaddafi’nin paralı askerleri arasındaki tahripkâr çatışmaların devam ettiği Libya’da, işler gittikçe içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
NATO koalisyon güçlerinin, Ürdün’ün, Katar’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ve İsveç’in de içinde bulunduğu yabancı ülkelerin şiddetli askeri müdahalesi, Libya’daki karışıklığı daha da arttırdı.
Libya’daki iç savaşla ilgili en önemli gelişmeleri, Birleşmiş Milletler tarafından Libya’ya silah ambargosu uygulanması ve Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Kaddafi için tutuklama kararı çıkartılması olarak sıralayabiliriz. İlaveten, BM Güvenlik Konseyi, “Kaddafi’nin ve Libya’nın en etkin ve zengin simaları arasında yer alan ve babalarının önde gelen yardımcıları olan dört oğlu dâhil olmak üzere; onun beyin takımını oluşturan on kişilik ekibin mal varlıklarına el konulmasını öngören” önergeyi de onayladı.
Bunun yanı sıra; gazeteciler, akademisyenler, politik bilimciler ve halk aydınları, şimdiye kadar Libya’daki kriz hakkında konsensüs oluşturmayı başaramadılar ve ülkenin bu çözülemeyen ikilemi hakkında, birbirleriyle çelişen birtakım fikirler öne sürdüler.
“Tunus’ta Zeynel Abidin bin Ali diktatörlüğünü, Mısır’da ise Hüsnü Mübarek diktatörlüğünü sona erdiren; Yemen ve Bahreyn’deki diktatör hükümetleri çözümsüzlüğün uçurumuna getiren” ‘Arap Baharı’nın bir devamı niteliğinde görülen Libya’daki ayaklanmaların başından itibaren, konu ile ilgili farklı yorumlar ileri sürüldü. Diğer bir ifadeyle, başlangıçta, Libya’daki ayaklanmanın Tunus, Mısır, Yemen ve Bahreyn devrimlerinden esinlendiğine inanıldı; fakat, şimdi, Kaddafi diktatörlüğüne karşı başlatılan gösterilerin altıncı ayında olduğu hesap edilirse, ülkenin, yakın gelecekte sona ereceğe benzemeyen yıkıcı bir savaşın içerisinde olduğu ve bu durumun, Arap ülkelerindeki diğer ayaklanmalardan tamamen farklı olduğu görülecektir.
Gordon Duff, Stephen Lendman ve Francis Boyle gibi bir grup batılı düşünür, Libya’da Kaddafi’ye bağlı güçlere karşı yürütülen Amerika güdümlü savaşın, tıpkı Irak’ta 2003 yılında yaşananlar gibi petrol savaşı olduğuna inanıyor. Bu düşünürler, “Amerika’nın, propaganda araçları aracılığıyla, halkını ‘Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip oluşu’ gerekçesi altında Irak’a karşı askeri bir harekâtın gerekliliğine ikna ettiğini” ifade ediyorlar. Amerikan yaygın medyası, Saddam Hüseyin’i 8 yıllık İran-Irak savaşı esnasında bu kitle imha silahları ile teçhizatlandıranların bizzat Amerika ve onun Avrupalı müttefikleri olduğu gerçeğini kasıtlı olarak gizledi ve böylece, kendi vatandaşlarını “hürmetle” aldatarak, savaşın arka planındaki gerçekliğin, Irak’ın petrol kaynaklarını elde etmek olduğunu sakladı. Bugün Amerika ve NATO güçleri Libya’da aynı şeyi yapıyorlar; Libya’nın paha biçilmez petrol kaynaklarını elde etmek için bu askeri harekâtı başlattılar. Aktarılanlara göre, Libya, dünyanın bilinen en geniş dokuzuncu petrol rezervine sahip; bu rakam, bilinen toplam dünya petrol rezervinin % 3.38’ini teşkil ediyor. Bu düşünürler, Kaddafi güçlerinin yaptığı şeyin, Batı’dan ciddi anlamda askeri ekipman ve silah yardımı alan isyancılara karşı meşru müdafaa olduğunu söylüyorlar.
Bununla birlikte, BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 no’lu maddesi gereğince Libya hava sahası üzerinde uçuşa yasak bölge oluşturan NATO öncülüğündeki güçlerin, aslında Kaddafi’yi tahtından indirmek niyetinde olmadığına inanan diğer başkaları da var. Hatta bu kimseler, Kaddafi’yle el altından ve gizli işler yürütüldüğüne inanıyorlar. Esasında, bu düşünürler Kaddafi’nin tamamen batı karşıtı, batıyla ilişkilere ve alışverişe karşı olan bir yönetici olduğuna inanmıyorlar. Bu kimseler, son yıllar içerisinde, Kaddafi’nin etkili ve şiddetli batı karşıtı söyleminin aşırı derecede yumuşadığını ve Kaddafi’nin Amerika ve Avrupalı ülkelere karşı barış ve yumuşama politikasına kaydığını iddia ediyorlar. Bu iddiada bulunulmasında yararlanılan en önemli etken, batılı medyayla yakın ilişkileri olan ve düzenli olarak BBC, CNN, Le Figaro, Boston Globe ve diğer batılı yaygın medya kuruluşlarında görülen Kaddafi’nin ikinci oğlu Seyfü’l İslam’dır.
Seyfü’l İslam, son yıllar içerisinde, Libya’nın dış politikasının Amerika ve onun Avrupalı müttefikleri bakımından köklü dönüşümler geçirdiğine işaret olarak, batılı liderler ve politikacılarla pek çok toplantı düzenledi. Bugün, Muammer Kaddafi o kızgın, ateşli, batı karşıtı, Afrika krallarının kralı olmak isteyen ve Amerika ve Avrupalı devletlere karşı uluslararası koalisyona önderlik eden lider değil…
Amerika’nın tek taraflı olarak Libya’ya karşı uyguladığı yaptırımlara ve BM üye devletlerinin Libya’ya silah satmalarını engelleyen BM Güvenlik Konseyi yaptırımlarına rağmen, Seyfü’l İslam, içinde füzelerin de bulunduğu bir silah anlaşması için aracıya yardımcı olduğu iddia edilen Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy’le 2007 yılında, Trablusgarp’ta bir araya geldi.
Kasım 2008’de, Seyf, Amerika’ya, Birleşik Devletler Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile görüşmeler yaptığı üst düzey bir ziyaret gerçekleştirdi. Görüşmede, karşılıklı pek çok konu masaya yatırıldı ve Rice, Libya’nın hapsedilmiş önde gelen siyasi muhalifi ve demokratik aktivisti Fethi el Cehmi konusunu gündeme getirdi.
Bazı siyasi analistlere göre, Libya, batı dünyasıyla olan bağlarını normalleştirmeye adım atar atmaz; Amerika ve Avrupa’yla olan ilişkilerinden yarar sağlamaya başladı. 2005 yılında Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Amerika ile Küba, Sudan ve Suriye gibi bağımsız devletler arasındaki düşmanlığın derinliğini göstermek üzere dizayn edilmiş olan “Teröre Sponsor Olan Devletler” listesinden Libya’yı çıkardı.
2009 yılında, İngiltere merkezli Hizb-ut Tahrir Hareketi, İngiltere, Amerika ve İtalya’yı da kapsayan batı ülkelerini, Kaddafi ve onun despotik hükümetini desteklemelerinden dolayı kınayan bir basın açıklaması yayımladı. Hizb-ut Tahrir, açıklamasında Batılı hükümetlerin Kaddafi’yi kucaklama ve onunla yakın bağlar kurma noktasındaki isteklerine atıfta bulunarak şunları söyledi: “ Despotik yönetimin geçmiş performansına rağmen; sadece Brown, Obama, Berlusconi gibi Batılı liderler Libyalı diktatörü kendi çadırında bu derece seve seve kucaklar ve ona politik meşruiyet sağlarlar. Batılı başkentlerdeki çoğu kimse, Libya’yı, kaynakları zengin bir ülke, dünyanın bilinen petrol rezervlerinin yüzde 3’üne sahip bir ülke, batılı politikacıların ve BP, Shell ve ExxonMobil gibi çok uluslu şirketlerin, erişim için sıraya girdiği bir ülke olarak görüyor.”
İlaveten, açıklamada “Batının Kaddafi gibi diktatörleri kucaklaması, kapitalist dış politikanın gerçek yüzünü yansıtmaktadır. Onlar, bu politika çerçevesinde, kendi ülkelerinde demokrasi naraları atarken; tek politikaları zulmetmek, işkence etmek ve siyasi muhalifleri öldürmek olan Müslüman dünyasındaki despot ve diktatörleri desteklemektedirler.” ifadelerine yer verildi.
Şimdi her şey, müthiş bir karışıklık içerisinde gibi görünüyor. Bir tarafta Amerika, Fransa ve İtalya; “Kaddafi’nin, gücünü barışçıl yollarla geçici konseye devretmesi durumunda, yargılanmayacağına ve ülke dışına sürülmeyeceğine” dair ikna edilmesi çabaları için temsilcilerini Kaddafi’nin adamlarıyla konuşması için gönderiyor. Diğer tarafta ise, NATO öncülüğündeki güçler, silahsız sivillere karşı günlük olarak hava saldırılarına devam ediyorlar ve Kaddafi’ye bağlı birliklerin masum insanları ve devrimcileri yok etmesi gibi, NATO da günahsız insanları öldürüyor. Aynı zamanda, bu esnada bizler de batının Libya krizine ilişkin çifte standardına şahit oluyoruz.
Bu hengâmede kim gerçekten doğrunun ve dürüstlüğün tarafında yer alıyor? Gerçekte kim haklı ve kim haksız? Bu soruları, sadece tarih cevaplayabilecek…