Crescent İnternational dergisinde yayınlanan bir başyazıda, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki devrimlerin kritiği yapılıyor.
İSLAMİ DOĞU: DEVRİMLER VE KARŞI DEVRİMLERGüç, onu zorla ele geçirenler tarafından en azından ilk etapta gönüllü olarak terk edilmez. Ortadoğu, harekete geçmek için fazla duyarsız olduğu düşünülen kişiler tarafından ortaya konulan benzeri görülmemiş ayaklanmalara tanık oluyor. Tunus’ta, her şeyi değiştiren Muhammed Buazizi’nin (kadın bir polisin halkı aşağılamasına daha fazla dayanamayan bir sokak satıcısı) intiharının tetiklediği ayaklanmaya kadar bir “boyun eğme” algısı söz konusuydu. Onun hareketi, tüm İslami Doğu’yu tutuşturdu; alevler ise hala büyüyor. Bu sürecin sonunda, kaç diktatörün düşeceği hala belirsiz; ancak her şeyden önemlisi gerçeğin net olarak anlaşılması…
Köklü diktatörler iktidarlarından olabilirler; bu genellikle işin kolay kısımdır. Diktatörlerin değil; onları iktidarda tutan sistemin daha iyi anlaşılması gerekir. Diktatörler dış dünyadan bağımsız kurallar koymazlar; bu sebeple, onlar buzdağının görünen kısmını temsil ederler… Bu buzdağını oluşturan organlar, polis, bürokrasi, -faaliyetlerine izin verilen-siyasi partiler, hâkimler, mahkemeler ve sayesinde işadamlarının ve politikacıların, sistemi ve diktatörün gücünü ayakta tutmak için yardımlaşma amacıyla yakın ilişkiler kurduğu “geniş bir himaye ağı”dır… Herkesin kişisel çıkarları sisteme bağlı olduğundan, bunu ortadan kaldırmak o kadar da kolay değildir. Aslında sistem halkın öfkesini yatıştırmak ve durumu istikrara kavuşturmak için kişileri genellikle feda edebilir. Tunus, bu sınıfa girer…
Spesifik örnekleri ele alalım. Hem Tunus’ta hem Mısır’da, uzun dönemli iki diktatör Zeynel Abidin ve Hüsnü Mübarek, kısa bir zamanda devrildiler. Fakat onları besleyen sistemin de onlarla beraber gittiğini sanmak hatadır. Her iki ülkede de çıkar grupları, insanlar tarafından elde edilen kazançları yok etmek için arkada kavga ediyor. Görünen o ki, asker, ilk savunma hattı olmakla birlikte; tek savunma hattı olmayacak. Çok daha tiksindirici olan diğer bir faktör daha var ki, bugünlerde işleme sokulmuş görünüyor; sermayenin/sıcak paranın toplumdan çekilmesi ile birlikte, protestocuları ve yoksunları çok daha savunmasız/korunmasız hale getirmek… Bu her iki ülke için de geçerli…
Milyarlar, ülke dışına çıkarılıyor ve siyasi ortam belirsiz kaldığı sürece de bu paraların ülkeye geri dönmesi düşük bir ihtimal. Zengin sınıf, yabancı finansal çıkarlar ile bağlantılıdırlar. Aslında onlar, birbirlerinin çıkarlarını artırmak için sıklıkla koordinasyon içerisinde çalışırlar. Yabancı hükümetler, Dünya Bankası, IMF ve yabancı bankalar gibi Uluslararası Finans Kuruluşları; hükümetleri, uygulayacakları politikaları dış oyunculara uygun hale getirmeye zorlamak amacıyla, en kritik anlarda, sermayeyi/parayı kısarlar. Eğer para verilirse, bununla ilişkili olarak güçlü koşullar gündeme gelir. Bu da, hükümetlerin, en acil nakit ihtiyacının olduğu “ayaklanma zamanları”nda olur. Nakit paraya acilen ihtiyaç duyulur; zira, bir yanda üretim aksamışken, diğer yanda işçiler para beklemektedir. Bu insanlar, haftadan haftaya aldıkları parayla geçinmektedirler.
Diğer yandan; özellikle Mısır, Tunus ve Ürdün gibi birçok ülkenin geliri turizme bağlıdır ve politik kargaşanın olduğu zamanlarda, bu gelir tamamen kurur. Niçin yabancı turistler, ayaklanma içine çekilen bir ülkeyi ziyaret etmek istesinler ki? Doğal olarak, bu turizm sektöründe çalışan toplum katmanlarının gelirini etkiler. Bu koşullar altında bir grubun, diğer bir gruba düşman olması çok daha kolay olur. Nitekim, sokak satıcısı kılığındaki hükümet destekli eşkıyaların, geçimlerini yok etmekle suçlamak koşuluyla Tahrir Meydanı’nda kamp kuran protestocuların karşısına salınmaları, Mısır’da denendi. Karar verme yetkisi ve gücünden yoksun devrimci coşku, insanları belli bir yere kadar götürebilir. Bu Mısır’da genç protestocuların karşılaştığı bir açmazdır. Karşılaşacakları zorlukları anlıyorlar; fakat birçok konuda güçsüz görünüyorlar. Onların daha fazla fedakârlıkları ve yıkıma karşı teyakkuz halleri olmaksızın haklarını kazanacağını varsaymak, gerçekçi olmayacaktır.
Bu, devrimcilerin hikâyesi. Karşı devrimler de Bahreyn, Arabistan, Ürdün ve Yemen gibi yerlerde devam etmekte. İki diktatörün, özellikle İslami Doğu’nun sömürgeci işgalinin kilit adamı olarak görülen Mübarek’in devrilmesinin ardından yaşanan ilk şokunun atılmasından sonra, Suudiler karşı devrimci bir strateji formüle edebildi. Suudilerin, insanların isteklerini bastırmak için askeri birlik sevk ettikleri ilk saldırı hattı Bahreyn oldu. Burada büyük ölçüde başarılı olundu. Suud, 3 Haziran’da evinde silahlı saldırıya uğraması sonucu ağır yaralanan ve Riyad Hastanesi’nde tedavi gören Ali Abdullah Salih’in Yemen’iyle de yakından ilgilendi. Salih, iktidarı bırakmayı reddediyor ve Suudiler de pek onun gitmesi taraftarı gözükmüyorlar. Bunun aksine, Libya’daki ve Suriye’deki rejimleri devirme projesinde, Batı’ya yardım eden Suud, bu bölgelere kendilerinin ajanlarını yerleştirme çabası içerisinde…
Suriye’de ve Libya’daki rejimleri düşürme nedenleri aynı değil… Libya’da hedef, Albay Muammer Kaddafi’nin, özellikle Afrika için tasarladığı Batı’nın ekonomik ve finansal boğumundan kurtulma planlarını bertaraf etmek… Bu, Batının finansal çöküşünü hızlandırmak ve Kaddafi örneğinin bir benzerini oluşturmak için başka insanlara ilham verme tehlikesinden ötürü, Batı’nın ekonomik egemenliğine karşı bir tehdit olarak görülüyor. Suriye finansal bir tehdit değildir; fakat Siyonist sömürgeciliğe karşı direniş cephesinin bir parçasıdır. İsrail’in zayıflaması, Batı’nın bölgedeki stratejik ve askeri nüfuzuna zarar verecektir. Hem Suriye’de hem de Libya’da, Suudiler hükümet karşıtı isyanları finanse ederek Batılı Siyonist ajanlar gibi hareket ediyorlar.
Tüm Ortadoğu ayaklanmalarına uygun tek bir teori olmasa da; bu topraklardaki halkların mücadeleleri sadece temel haklar için değildir. Bu insanların gündemlerini ön plana çıkarmak için, yerel sorunları manipüle eden dış güçler de mevcuttur. Halkların meşru sorunlarının Batı’nın politik ve jeo-stratejik çıkarları uğruna istismar edildiği Suriye ve Libya topraklarında, bu durum gayet net bir şekilde görülebilir. Bahreyn’de ise durum tam tersi; Batı’ya boyun eğmiş, yozlaşmış bir Monarşi Yönetimi’ni sürdürmek için insanların meşru talepleri bastırılıyor.