Fikirzamani.com analiz sitesi yazarlarından Besim Altunöz Diyarbakır eski milletvekili Abdulbaki ERDOĞMUŞ'la Kürt Sorununu konuştu
Değerli velfecr takipçileri,Hükümetin "demokratik açılım" adı altında başlattığı girişimlerle çok yönlü bir şekilde tartışılan "Kürt Sorunu" ile ilgili olarak biz de bu forumu açtık.
Konu hakkında görülerinizi
velfecreditor@hotmail.com adresine göndererek siz de bu foruma katılabilirsiniz.
Zaman içerisinde değişik yazı ve röportajları bu forumda yayınlamaya devam edeceğiz.
İlk olarak, fikirzamani.com internet sitesinin eski Diyarbakır milletvekili Sayın Abdulbaki Erdoğmuş ile yaptığı önemli bir röportajı sunuyoruz.
.....
Son yüzyılda da bütün dayatmalara ve eritme politikalarına rağmen bu coğrafyada tekil yapı oluşturulamamıştır. Aynı ırkın mensupları arasında bile mümkün olmamıştır
Açılımın zamanlaması BOP’un siyasi sonuçlarıyla örtüşüyor.Neden şimdi barış? Dünyada, bölgede ve ülkede ne değişti? Bu barış arayışı iç dinamikler sonucu varılan bir şey mi? Bazıları “ABD’nin dayatması” diyor ama biz şöyle soralım: “Açılım biraz da dünya konjonktürünün gereğidir diyebilir miyiz?”Çok şey değişti tabi. Dünyada yaşanan gelişmelerden olumlu-olumsuz Türkiye’nin etkilenmesi kaçınılmazdır. Türkiye’nin içine kapalı siyasal sistemiyle ve geleneksel devletçi politikalarla dünyanın değişimine ayak uydurması mümkün değildir. Üstelik dünyaya açılmayı hedefleyen bir Türkiye için değişim bir zorunluluktur. Bu değişimin iç veya dış dinamiklerin etkisiyle olmasının fazla bir önemi de yoktur. Önemli olan köklerinden kopmadan bir medeniyet ekseninde değişimi gerçekleştirmektir. Ancak genelde demokratikleşmenin, özelde de “Kürt Açılımı’nın” bu eksende düşünüldüğünü sanmıyorum. Daha çok, sizin de ifade ettiğiniz gibi dünya konjonktürünün gereği ve ABD politikalarının bölgeye yönelik etkisinden kaynaklandığını düşünüyorum. ABD’nin “Kürt sorunu’na” müdahil olmadığını iddia etmek gerçekçi değildir. Bunu tam olarak “ABD dayatması” veya “ABD projesi” olarak da görmek bence doğru değildir. Projenin ABD politikaları ile uyumlu ve ABD desteğinde sürdürüldüğü açıktır. Zaten başka türlü de düşünülemez. ABD'nin Irak'ı işgal etmesinden itibaren PKK ve Kürt sorunu artık ABD’nin en önemli bölgesel politikalarından biri olmuştur. Hatırlayalım; 1994–2004 yılları arasında PKK silah bırakma kararı aldığı halde ve içerde de toplumsal koşulların oluşmasına rağmen devlet harekete geçmemiştir. Ne oldu da bugün hükümet, bir ‘devlet projesi’ olarak ‘Kürt Açılımı’nı başlattı? Elbette ABD’nin belirleyici bir etkisi vardır. Bu çok açık. Son iki yılda olduğu kadar, hiçbir dönemde ABD bu kadar PKK’ye yakın olmamıştır.
En önemlisi Bölge ve Irak işgalinin askeri aşamasından siyasal planlamasına geçilmeye başlandı. Artık işgalin gerçek nedenleri ortaya çıkmaktadır.
ABD’nin genelde bölgeyi, daha özelde ise Irak’ı işgal etme amacını, ileri sürülen göstermelik nedenlerde değil sonuçlarda aramak gerekir. Büyük Ortadoğu Projesinin dünyaya sunulacak en önemli siyasal sonuçları; İslami muhalefetin terörize edilmesi ve böylece Müslümanların küresel kapitalist sisteme dâhil edilmesi, İsrail’in güvenliği, Bağımsız Filistin devleti ile Kürdistan olacaktır.
Ayrıca, Türkiye’nin Batı için güvenilir bir enerji köprüsü olması içinde PKK ve Kürt sorunun çözümü bir gerekliliktir.
Resmi politikalarda yaşanan dönüşüm küresel entegrasyon sürecinin zorunlu bir sonucudur.
Geçmişte birçok lider kendine göre Kürt açılımı yaptı. Kimi “Kürt realitesini tanıyorum” dedi, kimi “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” dedi. Ancak hiç biri somut bir adım atmadı. Şimdi Başbakan Erdoğan 2005 yazında söylediklerinin üzerinden dört yıl geçtikten sonra, tekrar açılım diyor. Nasıl güveneceğiz? Gerçekten bu sefer “demokratik açılım” olacağına dair işaretler var mı?Bu noktaya gelinmesinde bölgesel ve toplumsal koşullarımızın etkisi vardır. Demirel’in “Kürt realitesini tanıyorum” demesi önemli bir açılımdır. Mesut Yılmaz’ın “AB’nin yolu Diyarbakır’dan” geçer” ifadesi ise, Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve dünyaya açılmasının olmazsa olmaz koşulunun Kürt Sorunu’nu çözmekten geçtiğinin itirafıdır. İki ifade de, geleneksel devlet politikalarının Kürt meselesinde iflas ettiğini ve yeni açılımların zorunlu hale geldiğini göstermiştir. Bugün ‘Kürt Açılımı’ ile başlatılan süreç de bu zorunluluğun gereğidir. Yoksa ne devlet, ne de Hükümet, Kürtlere bir lütufta bulunuyor. Hükümetin; “demokratik açılım” ile nasıl bir değişimi amaçladığını ve Kürt talepleriyle ne kadar örtüşeceğini henüz bilmiyoruz. En önemlisi ne kadar adil olacağını bilmiyoruz. Bu adımlardan geri dönülmez dense de hayal kırıklığı yaşamak da mümkün. Kürt sorunu karmaşık bir sorun. İyi niyet yeterli değil. Dolayısıyla, güvenmek içinde çok erken. Bu konuda, bugüne kadar ülkeyi yöneten siyasal iktidarların sicili pek temiz değil. Yine de Kürt sorununa ilişkin resmi söylemlerin esaslı bir şekilde değiştiğini görüyoruz. Bunu görmezden gelemeyiz.
Hükümet yerleşik iktidarın gücüne karşı tavizkar olmamalıdır.
Türk ve Kürt halkının barış istediğinden hiç şüphemiz yok. Zaten bugüne kadar savaşan da halklar değildi. Peki, Devletin barış istediğini söyleyebilir miyiz? İçişleri bakanı Atalay, bu Devletin projesi diyor. Gerçekten öyle mi; yerleşik devlet iktidarı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bürokratları, askerler gerçekten demokrasi ve barış istiyor mu?
Türkler ve Kürtler halk olarak hiç savaşmadılar ki, barış istesinler. Kürtlerin muhatabı devlettir. Bu anlamda,’Devlet Projesi’ diye adlandırılması, devletin Kürtlerle barışmayı hedeflediğini göstermektedir. Ancak yerleşik iktidarın, kendisini devletin asıl sahibi görenlerin gerçekten demokrasi ve barış istediklerinden emin değilim. Bu güvensizlik mevcut hükümete değil, tarihseldir. Siyasal geleneğimizde kutsal olan devlettir. Millet hep bu kutsala feda edilmiştir. Milyarlarca doların heder edilmesi, toplumun yoksullaşması, on binlerce insanın öldürülmüş olması, her gün şehit cenazelerin gelmesi, anaların feryadı, çığlığı, gözyaşları gibi insani ve vicdani kaygıların bunlar için önemi yok. Ölenlerin Kürt veya Türk olmasının da önemi yok. Hükümetin; yerleşik iktidar güçlerini aşması da kolay değil. Ancak yerleşik güçler için tehlikede olan kendi iktidarları ise uzlaşmak mümkün olabilir. İktidarlarını tamamen kaybetmeyi göze alamayabilirler. Kürt muhalefeti kadar bu kesimlerinde zora girdiklerini düşünüyorum. Yani barış ve demokrasi, bir isteğe ve rızaya bağlı değil, bir hayati zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Bence “tarihi fırsat” nitelemesi de budur. Önemli olan hükümetin bu yerleşik iktidar gücüne taviz vermeden yola devam etmesidir. Bence hükümetin samimiyeti ve kararlılığı bu noktada kendini gösterecektir. Yoksa Başbakanın duygusal konuşmalarını bende samimi ve içten görüyorum. Ancak çözüm için yeterli değil.
Artık ABD’nin istemediği taraf PKK!
Türkler ve Kürtler arasında çatışma olmadı. Çatışan PKK ile Güvenlik Güçleri idi. PKK’nin artık milliyetçi bir örgüt olduğunu biliyoruz. Peki, PKK barış ve demokrasi istiyor mu? Öcalan’ın kafa karıştıran açıklamaları var, Karayılan ise daha net konuştu. Bunların söylediklerinden siz ne anlıyorsunuz?Örgütün savaştan yorulması, ya da dağılma sürecine girmesi gibi iddialar gerçekçi değildir. Örgüt potansiyel gücünü sürdürmektedir. Ancak hedefleri bakımından savaş sürdürülemez noktaya gelmiştir. ‘Bağımsız Kürdistan’ talepleri uluslar arası karşılık bulmamıştır. Artık milliyetçi talepler barışa hizmet etmiyor, daha çok ayrışmalara ve dolayısıyla istikrarsızlığa hizmet etmektedir. ETA, IRA, TAMİLLER gibi milliyetçi örgütler, artık dünyada kabul görmediği için tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. Kaldı ki ABD, artık bölgede istikrar istiyor. Bunun içinde Türkiye’yi daha çok önemsiyor. Aslında T.C.devleti de, PKK de bir yol ayırımında. Ya ABD’nin aradığı istikrarın parçası olacaklar, ya da sonu gelmeyen çatışma ve bölünmenin parçası. Fakat,bence artık istenmeyen taraf PKK’dir. PKK sadece Türkiye için değil, ABD ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi içinde bir istikrarsızlık unsuru. Bu konuda bölge ülkeleri, Türkiye, ABD ve Irak Kürdistan Bölgesel yönetiminin çıkarları örtüşmektedir. PKK ise denklemin dışında kalmaya mahkûm edilmiştir. Bence, Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün “Tarihi fırsat” nitelendirmesi biraz da buna yöneliktir.
Esas sorun; PKK’nin bu denklemin dışına nasıl çıkarılacağıdır. Bütün çabalar, PKK’nin barış ve demokrasi projesine dâhil edilerek bertaraf edilmesidir. Başarılmaması durumunda bu süreç; ABD desteğinde askeri yöntemle PKK’yi tasfiye sürecine dönüşebilir. Bunun sonuçları çok vahim ve çok kanlı olması kaçınılmazdır. Umarım bir Srilanka örneği yaşamayız. PKK de bunun farkında ve denklemin bir parçası olarak kalıcı olmak için direnmeye devam etmektedir. “Demokratik özerklik”, “öz savunma gücü” gibi radikal talepleri nihai değil geçici talepler olarak görüyorum. Amaç; demokratik siyasi sürece katılmak için zemin hazırlamak. PKK’nin nihai amacı ise, güven içinde silahsızlanarak siyasal varlığını sürdürmek ve Kürtlerin meşru siyasal temsilcisi olabilmek.
Öcalan’ı doğrudan muhatap almak süreci çözümsüz kılar.
Henüz ayrıntıları çıkmadı ama gazeteler parça parça da olsa Abdullah Öcalan’a ait olduğu iddiası ile birçok şey yazdı. Siz Abdullah Öcalan’ın yol haritasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Söyledikleri anlaşılır mı, talepleri kabul edilebilir mi?Hükümet, siyasi partileri, sivil toplum örgütleri, demokratik kitle örgütleri, aydınları, medya mensuplarını, kanaat önderlerini sürece dâhil ederek, bu konuda sözü olan herkesten katkı beklerken, Öcalan’ın sessiz kalmasını beklemek gerçekçi değildir. Öcalan, PKK’nin ‘önderi ve iradesi’ olarak konumunu muhafaza etmektedir. Görmezden gelinmesi doğru değildir. Bu konuda söz söylemesi gerekenlerin başında da kendisi gelir. Ancak Öcalan; bana göre açıklamalarıyla hayal kırıklığı yaratmıştır. Kendisinden beklenen; geçmişte yaşananları ortak acılar kabul edip, ortak geleceğe yönelik daha çok insani, vicdani bir yola girmesi idi. DTP’nin önünü açacak, daha cesur, etkin ve özgür politikalar geliştirmesine imkân verecek açıklamalar bekliyordum. Öyle olmadı.
Yol haritası diye parça parça servis yapılan radikal iddiaları, hükümet tarafından kabul edilemez olarak görüyorum. Kendisini Kürt sorunun muhatabı olarak görmesi, ya da DTP’nin müzakere ve pazarlık adresi olarak kendisini muhatap göstermesi, süreci tıkayabilecek önemli nedenlerden biri olabilir. Muhatap alınıp pazarlık yapılması ayrı şey, konunun dolaylı, ya da dolaysız müzakere edilmesi, katkı sunulması ayrı şey. Bu sürecin olumlu, ya da olumsuz işlemesinde kimse Abdullah Öcalan’ın rolünü inkar edemez. Ancak, Öcalan’ın doğrudan muhatap olarak sürece dahil olması sorunu çözümsüz kılar. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, komşu ülkeler, DTP, PKK ve diğer tüm guruplarla açık ve gizli müzakereler yapılabilir. Bütün gurupların aktif olarak bu sürece katılması bir zorunluluktur. Kaldı ki bu müzakereler yeni başlamış da değildir. Türkiye, PKK’yi en başından itibaren ABD, Avrupa ve Bölge ülkeleriyle müzakere etmektedir. Soruna uluslar arası boyut kazandıran devletin kendisi olmuştur. Bugün itibariyle artık uluslar arası boyutu göz ardı edilerek çözüm getirmek mümkün değildir. Adına “Milli Proje” denilse de, muhtemelen bu müzakerelerin sonucunda oluşturulmuştur.
Tarafların yol haritası netleşmeden barıştan söz etmek erken olur.
Devlet ve örgütü sorduk, halklar da barış istiyor diye ezber bir cümle kullandık, herkes bu cümleyi kullanıyor. Gerçekten böyle mi? Evet halklar arasında çatışma olmadı ama 30 yıllık savaştan herkes etkilendi. Soru şöyle: Kürt halkı böyle bir açılıma hazır mı; bu konuda neler yapmak gerekir, insanların bu barışa hazırlanması için aydınlara düşen görevler nelerdir?
Halklar arasında bir çatışma olmasa da, zihinsel bir ayrışmanın olduğunu düşünüyorum. Karşılıklı güvensizlik ve mesafenin oluştuğu kanaatindeyim. İnsanlar bunu açıkça söylemeseler de, iş hayatında, siyasal ve sosyal alanlarda bunu gözlemek mümkün. Bu ayrışmayı, toprak bölünmesinden daha tehlikeli görüyorum. Umarım derinleşmeden sorun çözülür.
Sorunuzun cevabına gelince, ortada henüz bir açılım yok, bir hazırlık var. Siyasal bir zemin, bir diyalog ortamı oluşturulmaya çalışılıyor. Doğru olan da budur. Ancak Başbakanın; sorunu çözme iddiası, gösterdiği kararlı tutumu beklentileri gereğinden fazla büyütmüştür. Bir hayal kırıklığı yaşanmasından endişe ediyorum. Başbakanın bu tutumu, muhalefetin tutumunu giderek sertleştirebileceği gibi, Kürt gruplarının taleplerinin giderek radikalleşmesine de yol açacaktır. Gerilim ve kabul edilemez talepler süreci tıkayabilir. Bence AK Parti ve Başbakan dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Sürecin tıkanması veya geri adım atılması, Türkiye için yeni bir kaos ve istikrarsızlık dönemi demektir. Bu sürecin siyasi sorumlusu da, olumlu ya da olumsuz AK Parti iktidarı olacaktır.
Evet, ifade ettiğiniz gibi, halkın barış istediği kesin, ancak tarafların barış istediğinden emin değilim. Teorik olarak barıştan yana olmayan, kanın akmasını istemeyen zaten yok. Ancak barışın tarafları kim? İki tarafın yol haritası netleşmeden barıştan söz etmek erken olur. Barış sürecine aydınların katkısı önemli olmuştur. Bu katkıların artarak devam etmesinde büyük yarar vardır. Tarafgirlik alışkanlıklarından kurtulup toplumun güvenini kazanabilirlerse, temel sorunlarımızın çözümünde daha etkin olabilirler.
Kürt entelektüelinin tahayyülüyle Kürt halkının talepleri örtüşmüyor.
Elbette aynı soruyu Kürtler içinde sormalıyız. Gerçekten Kürtler, Kürt halkı Türklerle birlikte yaşamak istiyor mu? Konuşan hep aydınlar oluyor, esasen halkların taleplerinin tam olarak ne olduğunu kimse bilmiyor. Kürt aydınlarının tahayyülleri ile Kürt halkının talepleri aynı mı?
Bence Kürt sorununa ilişkin can alıcı sorulardan birisi bu. Ancak cevabı en zor olan da budur. Öyle ise, bu sorunun ciddi, içten ve samimi olarak cevabını alabilmek için öncelikle özgür bir ortam gerekir. Bunun için düşünce ve fikir özgürlüğünün önündeki engellerin tamamen kaldırılmasıyla işe başlanmalıdır. Güven ortamı oluşmadan, hiçbir kesimin gerçekte ne istediğini bilemeyiz.
Siyasal iktidarların bile devletin yerleşik gücüne karşı takiyye uyguladıkları ülkemizde, Kürtlerin taleplerini açıkça ve korkusuzca seslendirmeleri mümkün mü? Bu durum özgürlük talepleri olan bütün kesimler ve herkes için geçerlidir. Esasen baskıcı yönetimlerde ve kapalı toplumlarda takiyye kaçınılmazdır. Devletin vatandaşına, vatandaşın devletine takiyye uyguladığı ortamlarda sorunlarımızı özgür ve dürüstçe tartışabilmemiz mümkün değildir. Devletin bir resmi ideolojisi var, buna ters talepler suç sayılmaktadır. Yani Kürtlerin kimi talepleri, bölücü, kimi talepleri milliyetçi, ayrılıkçı, dolayısıyla düşmanca ve haince gelmektedir. Buna göre Kürtlerin dürüst, korkusuz ve özgürce taleplerini seslendirmesi kolay değildir. Kürt sorununda da herkes birbirine takiyye yapmaktadır.
İkinci önemli sorun temsil krizinde yaşanmaktadır. Bir temsil mekanizmasına ihtiyaç vardır. Halkı kimin ya da nasıl temsil edileceği konusunda yasal sorunlar yaşanmaktadır. Etnik bir temsilden söz etmiyorum, bunu doğru da bulmuyorum. Kendi kimliğini inkar ya da gizleme ihtiyacı olmadan halkın taleplerini sivil ve siyasal alana taşıyacak sözcülerden söz ediyorum. Dikkat edilirse, her parti kendine göre tanımladığı bir milli kimlik içerisinde kendi Kürdünü biçimlendiriyor. Etnik tanımı gizlenmiş bu milli kimliğe göre Kürtler siyaset yapmaya zorlanıyor. Zaten çoğu Kürt, içinde bulunduğu konuma göre, özellikle siyasal partilerde takiyye yapmak durumundadır. Aksi halde konumunu muhafaza etmesi veya aynı grup içerisinde barınması mümkün değildir. Kürtler kendi kimlikleriyle siyaset yapamadığı sürece hangi partide olursa olsun –DTP dahil- Kürt halkının temsilcileri sayılamazlar. Dolayısıyla halkın tam olarak ne istediğini de bilemeyiz.
Aydınlara gelince; kendi halkına saygı duyan, halkının değerleriyle barışık, evrensel değerleri ve insanlığın tecrübe ile elde ettikleri kazanımları dikkate alarak arayışını kendi özünde, tarihinde, köklerinde, medeniyetinde sürdüren aydınlardan söz etmek pek kolay değildir. Temel sorunlarımızdan biri de kuşkusuz budur. Belki aydın yerine Kürt entelektüelleri demek daha doğru. Bu alanda özellikle son yıllarda oluşan yoğun ve derin bir entelektüel zenginlikten söz edebiliriz. Ancak bunların tahayyülleri ile halkın taleplerinin örtüştüğünü söylemek gerçekçi olmayacaktır. Ayrıca, Kürt entelektüelleri ile Kürt halkı arasında sağlıklı bir iletişim olduğunu da düşünmüyorum.
Çatışmasız ortamın devamı ve kalıcılığı olmazsa olmaz bir gerekliliktir.Siz nasıl bir yol haritası öneriyorsunuz? Nereden başlamalı? Sizin açınızdan kısa, orta ve uzun vadeli yapılacak işler kısaca nelerdir?Siyasal ve toplumsal kesimlerle başlatılan müzakere süreci önemli bir adım olmuştur. Hükümetin siyasi polemiklerden uzak durarak bu süreci sağlıklı yönetebilmesi çok önemlidir. Çatışmasız ortamın devam etmesi ve kalıcı olması, olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Bu süreci Kürt sorunundan daha çok PKK sorunu ile yüzleşmenin bir fırsatı olarak değerlendiriyorum. Sorunun daha özgür tartışılması için demokratik zemine ve güven ortamına ihtiyaç vardır. Bunun içinde öncelikle PKK sorunun diyalog ve barışçıl yöntemle çözümü şarttır. Tarafların baskısı altında ve silahların gölgesinde Kürt meselesini özgürce tartışmak da bugün itibariyle mümkün değildir.
Kürdüz, Türküz, eşitiz, açız!
Çok açık ki sorun bir kimlik sorunu; Kürt halkının kimliklerinin inkar edilmesi, onların asimile edilmeye çalışılması var bu sorunun temelinde. Dolayısıyla sorun demokratikleşme, insan hak ve özgürlüklerine dayalı bir sistemin inşa edilmesi ile çözülecek. Hak ve özgürlüklerin de pazarlığı olmaz, var olacaksa bir bütün olarak var olacak. Biz bu sorunun temelinde ayrıca adaletsizliğin de önemli bir faktör olarak durduğunu düşünüyoruz. Bir Kürt yurttaş bir gazetedeki makalenin altına şöyle bir yorum yazmıştı: “Kürdüz, Türküz, eşitiz, açız.” Barış’ın adalet tarafı nasıl olmalı, Kürt işçisine, köylüsüne, işsizine bu barış neler getirmeli? Şöyle soralım: Neler getirirse bu gerçek barış olur?Kimlik, sonradan kazanılmış bir hak değildir .Doğuştan ve tercihe bağlı olmaksızın Allah’ın takdir ettiği doğal bir haktır. Bu hakkı yok saymak, inkar etmek, dışlamak, aşağılamak kimlik sahiplerinden önce Allah’a karşı gelmek demektir. Kimlikten kaynaklanan hakların kullanılması, kimlik sahiplerinin tercihlerine bağlıdır. Sınırlamak bile bir hak gaspıdır. Sizin de dediğiniz gibi hak ve özgürlüklerin pazarlık yoluyla düzenlenmesi, hukuk özürlü bir sistemde ancak mümkündür.
Hak ve özgürlüklerin güvencesi ve yönetimlerin mihenk taşı adalettir. Hangi yönetimin ne kadar doğru ve sağlıklı işlediğini anlayabilmek için yönetimin dinî ya da milli karakterine değil, uygulamalarındaki adalete bakmak gerekir. Adaletin eşit dağılmadığı, refahın eşit bölüşülmediği bir düzen, hakça bir düzen değildir. İşçisi, çalışanı, köylüsü, kentlisi, yoksulu, zengini, Türkü, Kürdü, özetle herkesin ve her kesimin ortak talebi adalet olmalıdır. Adalet temin edilmeden birlikte yaşama ve toplumsal barışı tesis etmek mümkün değildir. Devlet; meşru bir siyasal düzen olarak tüm kurum, kuruluş ve uygulamalarıyla adaleti esas almak ve adaleti tesis etmek zorundadır. Kalıcı ve gerçek barış ancak adalet ile mümkündür.
Sorun devletin resmi kimliğini Türklük üzerinden tanımlamasıyla başlamıştır.
“Mahzun Mezopotamya” adlı kitabınızda uzun uzun anlatmışsınız; Kürtlerin Cumhuriyet öncesi durumlarını yazmışsınız. Burada tekrar soralım; Kürt Meselesi Osmanlı’dan miras mıdır, yoksa Cumhuriyet icadı bir mesele midir?Son dönemlerde, Osmanlı’nın bir ‘şark meselesi’ olsa da, Kürt Sorunu’nu Osmanlı mirası olarak görmek haksızlıktır.
Tanzimat Dönemine kadar, yaklaşık üç yüz yıl, Kürtlerle Osmanlı yönetimi arasında ciddi bir sorun yaşanmamıştır. Osmanlı egemenliğindeki milletler; etnik ve dinî yapıları farklı olsa dahi, siyasal anlamı da içeren ümmet kavramının veya ümmet üst kimliği kuşatıcılığının altında kendilerini güvende görüyorlardı. Daha sonra genel sorunlarla birlikte Kürtler de sorun yaşasalar da son dönem dahil sadık kalmaya devam etmişlerdir. Esasen son döneme kadar Osmanlı’ya sadık kalan tek tebaa Kürtler olmuştur.
Kürtlükten kaynaklanan bir sorun Osmanlı döneminde yaşanmamıştır. Kürtlerin, Milli Mücadele’ye sonuna kadar destek verdiklerini de biliyoruz. İlk meclisin kuruluşunda Kürtler yaklaşık yetmiş milletvekiliyle temsil edilmişlerdir. Cumhuriyet, modern ulus-devlet projesi olarak şekillenmesi ile memnuniyetsizlik başlamıştır. Bu memnuniyetsizlik sadece Kürtlerle sınırlı değil, resmî ideoloji, tamamen toplumu modernize etmek üzerine inşa edildiği için toplumla devlet arasında bir kırılma başlamıştır. Daha sonra resmî ideoloji, devletin resmî kimliğini etnik bir kavram olan ‘Türklük’ üzerine kurunca, Kürtler açısından sorun, içinden çıkılmaz bir hâle gelmiştir. Etnik milliyetçilik ve ayırımcılık ile başlayan dışlanma, yabancılaştırma ve eritme politikaları zamanla sistematik ve yasal bir hâle dönüşmüştür. Sonuç olarak tarihsel ve kültürel mirasın reddi üzerine kurulan modern devlet, kendi toprakları üzerinde kalan unsurları bir arada tutmaya yetmemiştir. Yani tek kimlik modeli tutmamıştır. Türk ulusalcılığına, en azından Kürtler entegre edilememiştir. Ayrıca modern devlet, sadece Kürtleri değil; İslamî hayattan, İslamî değerlerden, İslamî kültürden kopmayan toplumun diğer kesimlerini de tatmin edememiştir. Dolayısıyla devlet-millet çatışması, Cumhuriyet-Osmanlı çatışması, ilk günden itibaren başladığı gibi devam etmektedir. Sorunlarımızın temelinde bu yabancılaşma, ayrışma ve çatışma vardır. Temel sorunlarımızın tümü, bu çatışmalar üzerinden sürdürülen sistemden kaynaklanmaktadır.
Muhatap millet değil devlettir.
Yine kitabınızda ve doğudan dergisindeki bir makalenizde “muhatapsız çözüm” diyorsunuz. Bu ne demek, nasıl olacak?Birlikte yaşamamız ve toplumsal barışımızın olmazsa olmaz koşulu, Kürt meselesini “etnik kimlik” üzerinden değil, “haklar” üzerinden ülke bütünlüğü temelinde çözmektir. PKK; Kürt meselesinin bir sonucu olduğu kadar, bu sorun üzerinden hayatiyetini de sürdürmektedir. Ancak, PKK’nin, kendisini Kürtlerin temsilcisi ve Kürt sorunun tek muhatabı olarak görmekte ısrar etmesi sorunu çözümsüz kılacağını düşünüyorum. Muhatap ve temsilin peşinden gidilirse birleşme değil ayrışma gelir. Ayrıca, Türkiye’nin çözülme sürecine girmesi, sadece Türkler, Kürtler ya da bölge için değil, dünya için de bir istikrarsızlık nedeni olacağından, başta ABD olmak üzere uluslar arası güçlerin müdahalesine açık hale gelecektir. Bunun kimseye bir yararı olmayacaktır. Herkesin aklını başına alması gerekir. Kürt sorununun nedeni devlettir, muhatabı da devlettir. Devlet doğrudan Kürt meselesi ile, dolayısıyla özgürlükçü ve adil olmayan sistemiyle yüzleşmelidir. Bunu yaparken, Kürt grupları dahil, toplumun farklı kesimleriyle, siyasi, sivil, askerî kesimlerle müzakere etmesi muhatap alma sisteminden farklı bir yöntemdir ve zorunludur. Bu çerçevede, herkes kendi zaviyesinden tespit ve önerilerini elbette sunacaktır.
Bildiğiniz gibi, muhatapsız çözüm yöntemini yıllardır savunan, belki de bu konuda öneri getiren ilk siyasetçi de benim. Ne yazık ki, en başta hükümetin hala bunu anlamadığını görüyorum. Hükümet ve AK Parti yetkilerinin bir kısmı da, ’Demokratik Açılım Projesi’ için; “muhatabımız millettir’ açıklamalarını sorunlu ifadeler olarak görüyorum. Çünkü hak ve özgürlüklerin muhatabı devlettir ve devlet düzeninin insan haklarına dayandırılması gerekir. Milleti sorunun parçası haline getirmek doğru değildir. Bu yöntem, toplumsal bölünmelere neden olabilir. Kürt meselesinde de, sorunun nedeni Kürtler değildir ki, muhatabı Kürtler olsun. Ben ayırımcılık kadar, ayrışmanın da çözüm olmadığını düşünüyorum, çözümü de ‘Adalet devleti’ modelinde görüyorum. Bugün öncelikli sorun şiddettir. Şiddetin tarafları ve muhatabı bellidir. PKK, Kürt sorununun şiddet boyutunu temsil ediyor. Devletin bu gerçeği yok sayması, ya da görmezden gelmesi doğru değildir. Öncelikle sorunun şiddet boyutunu barışçıl ve diyalog yöntemiyle çözmek önemlidir. Bir şekilde Abdullah Öcalan’ı çözümün parçası haline getirmek gerekir. PKK sorunu çözülmeden, Kürt meselesini çözmek bir yana, özgürce tartışmak bile mümkün olmayacaktır.
"Özgürlükçü adalet devleti ve ortak medeniyet aidiyeti"
Yine kitabınızda soruna bir medeniyet yaklaşımı getiriyorsunuz, bir şekilde bölge halklarının ortak rüyasından söz ediyorsunuz. Nedir bu ortak rüya ve nasıl gerçekleşecek?
Cumhuriyet, öyle sanıldığı gibi halkın yönetimi, ya da “millet iradesi” ile tanımlanan bir yönetim olmamıştır. Topluma rağmen ve toplumu değiştirmeyi amaçlayan jakoben bir anlayış hüküm sürmüştür. Bütün çabalar, Anadolu’nun Müslüman ahalisinden modern bir Türk ulusu çıkarmaya yönelik olmuştur.Yüzyıllık bu dayatmacı, baskıcı, inkarcı model tutmamıştır ve iflas etmiştir. Türk modernleşme süreci çok ağır bedellere ve acılara neden olmuştur.
Etnik aidiyetin, milliyetçiliğin, etnik ulusalcılığın –baskı, dayatma ve toplumsal modernizasyona rağmen-ortak bir aidiyet oluşturmadığı, ortak bir payda olarak kabul görmediği artık açıktır. Tersine günümüzde yeni ayrışmalara, bölünmelere neden görüldüğü ortadadır. Bırakınız, farklı etnik unsurlar için ortak payda olmayı, aynı etnik unsurlar için bile ortak payda olamadığı bir gerçektir. Irk, etnik aidiyetler bütünlüğümüzü değil, farklılıklarımızı öne geçirmektedir. Burada esas olan Türklüktür, Kürtlüktür, Araplıktır, vs. Bu da ayrışmalara, çatışmalara, bölünmelere ve parçalanmalara neden olmaktadır. Öyleyse ortak bir gelecek, bütünlükçü bir yapı, ortak ülkü ancak ortak bir kimlik aidiyetiyle mümkündür. Buna göre, yeniden ortak bir aidiyet kimliğine, ortak paydalara ihtiyaç vardır
Tarihi tecrübe ve referanslarımızdan yola çıkarak medeniyet temelli muasır bir devlet modeli geliştirebiliriz. Çoğulcu model, yeni keşfedilen bir model değildir. Yüzlerce yıl bu coğrafya da uygulanan ve toplumsal yapımızı şekillendiren bir modeldir. İnsanlar, Yahudi, Hıristiyan, Müslüman kaldıkları gibi, Arap, Türk, Kürt, Ermeni vs de kalmışlardır. Özellikle etnik farklılık coğrafyamızda son bir asra kadar asla sorun olmamıştır. Bunun için de aidiyetimizin rotasını yeniden belirlememiz gerekir. Bu da ancak medeniyet projesi ile mümkündür. Önemli olan, ortak bir medeniyet çatısı altında kaderimizin birleşmesidir. Kimin nereden geldiği değil, farklılıklarıyla birlikte her toplumun aynı kaderi yaşamış olması önemlidir. Özetle, Türkleri, Kürtleri ve herkesi kimlikleri ve haklarıyla içine alacak iki siyasal proje öneriyorum:
Birincisi; Ülke toprakları ile sınırlı çoğulcu, özgürlükçü bir adalet devleti. Bu devletin kendisi de vatandaşları gibi, hukukun üstünlüğüne dayalı, denetlenebilir, şeffaf, herkese ve her kesime eşit mesafede bir devlet.
İkincisi; Toprak, coğrafya, ya da etnik ve dinsel aidiyet ile sınırlandırılmayan, ancak bunları da içine alan, evrensel değerlerle bütünleşmiş bir medeniyet aidiyeti. Ortak bir medeniyet paydası.
Aydınlarımızın bu ortak aidiyetlere, ortak kadere, ortak geleceğe ve farklılıklarımızı kaybetmeden her birimizi biz yapacak ortak kimliğe odaklanması lazım. Ortak bir gelecek inşa etmemizin yolu budur, diye düşünüyorum.
Dini özgürlükler Kürt meselesini çözümünü kolaylaştıracaktır.Ne kadar mükemmel anayasa ve yasalar yapılırsa yapılsın, ne kadar güzel uygulamalar da getirilirse getirilsin kayıplarımız geri gelmeyecek. Yaşananları yok saymak, geriye dönüp yeniden yaşamak mümkün değil. Acıları, kayıpları nasıl telafi edeceğiz? Bu işin özrü, iade-i itibarı gerekir mi, nasıl olacak? Kardeşlik hukukunun ciddi bir şekilde zedelendiği açık, yeniden nasıl tesis edilecek? Hiç kimse bu iki halkın Müslüman olduğunu ağzına almıyor. Müslümanlığımız kardeşlik hukukunun yeniden tesisinde etkili olmayacak mı?Son yüz yılda da bütün dayatmalara ve eritme politikalarına rağmen bu coğrafyada tekil yapı oluşturulamamıştır. Aynı ırkın mensupları arasında bile mümkün olmamıştır. İnsanlar inanç guruplarına göre, mezhep imamlarına, tasavvuf pirlerine dayanarak da çoğulculuğunu muhafaza etmeyi başarmışlardır. Bunun en önemli nedeni; çoğulculuğun ve birlikteliğin dinamiği olan ortak bir medeniyet aidiyetidir. O medeniyeti besleyen ana damar da İslam’dır. Asırlardır toplumsal bütünlüğümüzün en önemli dinamiği olan İslam kardeşliği anlayışının hayat bulması, bunu sağlayan ana damarın yeniden açılması birlikteliğimizi güçlendirecektir. Farklılıklarımızla birlikte, çoğulculuk içerisinde bütünlüğümüzü korumada asıl unsur olan İslam ile barışmak gerekir. Bu ana damar toplumsal barışımızın en önemli kaynağıdır. Öncelikle ‘Demokratik Açılım’ında gereği olarak, dini hayatın yaşanmasını engelleyen yasakların kaldırılması ve dindarlığın sorun olmaktan çıkarılması gerekir. Dini özgürlükler Kürt meselesinin de çözümünü kolaylaştıracaktır.
Abdulbaki Erdoğmuş
Diyarbakır eski milletvekiliAbdulbaki ERDOĞMUŞ kimdir?
1958 doğumludur. Erzurum Atatürk Üniversitesi Yüksek İslam Enstitüsü ve Arabistan King Saud Üniversitesi Arap Dili Enstitüsü mezunudur. Arapça ve İngilizce bilmektedir. İlahiyatçıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı Yumurtalık İlçesi Müftülüğü yapmıştır. 21 inci Dönem Diyarbakır Milletvekilliği yapmıştır. Evli ve 5 Çocuk babasıdır.Kaynak. www.fikirzamani.comİKİNCİ RÖPORTAJ: İSMAİL BEŞİKÇİ İLE KÜRT SORUNU