Siyonist rejim istihbarat merkezi Herziyla'nın raporunda, İran-Suriye-Hizbullah ititfakının nasıl kurulduğu anlatılıyor.
ÜÇLÜ İTTİFATIN KURULUŞU: İRAN-SURİYE-HİZBLLAH
VELFECR ÖZEL DOSYA 9 (İkinci Bölüm)
Dr. Ely KARMON
1982–1985
İsrail’in Lübnan’a girişinin ikinci gününde bir üst düzey askeri, siyasi ve dini temsilciler grubu, İsrail’e karşı cihad planları yapmak için Şam’a gitti. İran devrim muhafızları, Emel ve Hizbullah gibi yerel Şiî gruplarla işbirliği yaptı.
İran parasal yardımı ve eğitimleri ile birlikte, kendisini Beyrut’taki Çok Uluslu Gücü ve İsrail kuvvetlerini çökertmeye adayan Hizbullah’ın askeri kanadı hızla büyüdü. 1983’ün ilk aylarında İran-yanlısı unsurlar, Suriye'nin aktif desteği ile Beyrut’a sızdı.
18 Nisan 1983’te, Beyrut’taki ABD büyükelçiliğinde patlayan bir bomba en az 63 kişiyi öldürdü. El-Cihad El—İslami adındaki Şiî bir grup, patlamanın sorumluluğunu üzerine aldı. 23 Ekim 1983’te ABD ve Fransız kuvvetleri üzerine yapılan bombalama saldırıları 300’e yakın insanın hayatına kastetti (bunun içinde 241 Amerikan askeri vardı). Bu ölümcül Hizbullah operasyonları sonrası Çok Uluslu Güç, 1984’te Lübnan'dan çekildi.
İran Dışişleri bakan yardımcısı, Devrim Muhafızları lideri ve İran dışındaki gizli birimlerin denetmeni olan Hüseyin el-İslam, Nisan ve Ekim bombalamalarından birkaç gün önce Şam’ı ziyaret etmişti. Açıkça görülüyor ki Şam ile işbirliği içerisinde, Musavi’ye, bombalamalar için son emri veren kişi oydu.
1998 yılında, Suriye savunma bakanı Mustafa Tlass, Gulf el-Bayan gazetesine verdiği röportajda, Amerikan deniz birlikleri ve Fransız askerlerini öldürülmesine direnme konusuna yeşil ışık yakanın kendisi olduğunu, fakat Çok uluslu güç içerisindeki sadece İtalyan askerler üzerine yapılacak saldırıları önlediğini çünkü “İtalyan aktrist Gina Lollobrigida’ya âşık olduğunu,” söyledi.
Şiî aşırıların ve devrim muhafızlarının etkisiyle Amal –güney Lübnan’daki baskın Şiî güç- İsrail’in bölgedeki varlığına olan pasif desteğini aktif düşmanlığa dönüştürdü. 1984’ün ilkbaharından 1985’in ortalarına kadar Suriye ve İran tarafında desteklenen Şiîler, İsrail’e yönelik devamlı saldırılar düzenlediler. 1985 Mayıs-Haziran aylarında İsrail güçleri, güney Lübnan’ın önemli bir bölümünde geri çekilerek kendilerini Güvenlik Bölgesi diye bilinen bir alana hapsettiler.
1985–1989
Bu zaman dilimi içerisinde Suriye, Lübnan’da, bir Suriye barışı kurmak amacıyla çok çaba sarfetti.
Bu arada Şiî topluluğun aklını ve beynini kazanma konusunda Amal ile rekabet halinde olan İran, Hizbullah’a olan finansal desteğini arttırdı. Bunun sonucunda Hizbullah’ın siyasi ve askeri gücü, önemli ölçüde arttı –savaşçılarının sayısının 4.000’e yükseldiği, bunların 2500 tanesinin Beka’da, 1.000 tanesinin Beyrut’ta ve 500 tanesini güneyde olduğu tahmin ediliyordu. Hizbullah, küçük gizli birimlerden, geniş, yarı-düzenli askeri oluşuma dönüştü.
Buna paralel olarak Hizbullah, 87’ye yakın Fransız, Alman, İtalyan, Amerikan ve diğer milletlerden insanları kaçırarak, Lübnan’da, Batılı bireyler ve kurumlara karşı eylemlerini yoğunlaştırdı. Bu kişilerden bazıları yıllarca esir tutuldu, bazıları ise öldürüldü. Kaçırılanların 18 tanesi Amerikan’dı ve bunarlın 3 tanesi öldürüldü –CIA Beyrut büro şefi William Buckley ve güney Lübnan’da BM barış gücü lideri olarak hizmet veren deniz albayı William Richard Higgins de ölenlerin arasındaydı. Körfez Savaşı sonrası ABD baskısının artmasının ardından, batılı esirlerin birçoğu, 1991 yılına kadar serbest bırakılmadı.
Gergin İlişkiler
Çok uluslu gücün ve İsrail güçlerinin çekilmelerinin ardından, Suriye’nin Lübnan’daki konumu güçlendi ve dolayısıyla Şam ve Hizbullah arasındaki ilişkiler bozulmaya başladı. İran hükümetine sadakat sözü veren ve Lübnan’daki tüm siyasi sistemin devrilmesini destekleyen, Lübnanlı bir devrimci-dînî grup, potansiyel bir tehdit olarak görülmeye başladı.
Orta Doğu İstihbarat bültenindeki bir makaleye göre Gambill ve Abdelnour, Suriye’nin, Hizbullah’ın, güney Lübnan’da İsrail’e yönelik saldırılarından memnun olduğunu fakat grubun, “insan kaçırma” eylemlerinin İran’a hizmet ederken, Suriye’ye etmediğini söylediler –Suriye, batıya, “Lübnan’ı evcilleştirebileceğini” göstermek istiyordu. Şiî fundamentalistler, Lübnan Komünist Partisi ve Suriye Sosyal Milliyetçi Parti gibi solcu Suriye yanlısı müttefiklere karşı saldırılar başlattı. 1980’lerin ortalarından itibaren Hizbullah’ın askerî ve sosyo-ekonomik varlığı, güney Lübnan ve Beyrut’un varoşlarına kadar genişledi. Ve bu durum, Suriye’nin en yakın ve en güçlü müttefiki olan Amal milislerini direkt olarak tehdit ediyordu.
Batı Beyrut’taki kaos ortamı, Şam rejimini, şehrin kontrolünü ele geçirmesi konusunda ikna etti. 1987 yılının başında, Suriye birlikleri Hizbullah savaşçılarıyla çatıştı ve örgütün 23 üyesini öldürdü. Hizbullah’ın İslam’ın sesi radyosu, bu cinayetleri, “soğukkanlılıkla işlenmiş kıyım” olarak duyurdu. Bu cinayet, İran-Suriye-Lübnan Şiası ilişkileri üzerine imzasını bıraktı.
Suriye ile Hizbullah’ın uzlaşmasına, pek çok faktör hizmet etti: Lübnan iç savaşı etki etti; Humeyni’nin ölümünden sonra İran’ın, bu akım üzerindeki ideolojik egemenliği zayıfladı; ve Hizbullah’ın lideri Fadlallah, Humeyni’nin varisi Hamaney’e boyun eğme gereği hissetmedi.
“Aşksız Evlilik” (1990-2000)
Bir Beyrut yorumcusuna göre bu on yıllık süreçte Hizbullah ile Suriye arasındaki ilişki, karşılıklı çıkar ilişkisine dayalı bir aşksız evlilik olarak tanımlanabilir. Hizbullah, başlangıçta, Amerikan, Suudi ve Suriye himayesinde müzakere edilen Ta’if Anlaşmasına karşı çıktı. Fakat, Suriye, Beyrut’a girdikten ve geçici başbakan Michael Aoun’u 1990 Ekim ayında devirdikten sonra –böylelikle, Suriye otoritesine karşı son muhalefet kalıntılarını da temizlemiş oluyordu- Hizbullah, oyunun yeni kurallarına uymayı kabul etti.
Suriye, Hizbullah’ın, İsrail’e saldırılar düzenleyen tek güç olarak kalmasına izin verdi. 1984-1993 yılları arasında, İsrail’e yönelik saldırıların %90’ından Hizbullah sorumludur. Hizbullah’ın, operasyonlarında, Suriye ve Lübnan ordusu ile yakın işbirliği içerisinde olması bekleniyordu. Ayrıca Suriye, İran tarafında Hizbullah’a yapılan silah sevkiyatını sıkı sıkıya denetliyordu –bu sevkiyat daima Şam üzerinden gerçekleştirilirdi.
Suriyeliler, Hizbullah’ın siyasi etkisine de kısıtlamalar getirdiler. Grubun meclisteki temsili, Şam tarafından, Emel ile eşit seviyede olacak şekilde düzenlendi –fakat Lübnanlı Şiîler arasındaki desteğiyle orantılı olarak… Bu ayrılık, Suriye ile Hizbullah arasındaki gerilimin önemli bir kaynağı olagelmiştir.
İranlılar, Lübnan’daki yeni siyasi realiteleri kabullenmeye zorlandı ve 1992 yılı itibarı ile, Lübnan’da yerleşmiş olan Muhafızların sayısı 2500’den 200-300’e kadar düşürüldü.
Olmert, İran-Irak savaşının, Orta Doğu’da bir macera olan Suriye-İran ittifakı için önemli sebeplerden bir tanesini giderdiğini ve bu iki ülke arasında, giderek büyüyen çatlaklara da sebep olabileceğini belirtti.
Fakat 1988’de savaş durunca, stratejik ortaklıkları devam etti –çünkü iki ülkeyi bağlayan faktör, ikisinin de İsrail karşıtı olmalarıydı.
1992 yılındaki Lübnan parlamento seçimleri başta olmak üzere birçok gelişme, analistlerin, Hizbullah’ın artık bir uluslar arası terör örgütlüğünden, Lübnanlı önde gelen bir siyasi partiye dönüşeceği yorumunu yapmalarına sebep oldu.
Bununla birlikte Hizbullah, hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla terörü, bir stratejik araç olarak kullanmaya devam etti. Nasrallah şöyle diyordu: “Zaferi kazanmak için, tüm cephelerde savaşmalıyız. Hem küresel hem de bölünmemiş, bütün kalmalıyız.” 1980 ve 90’lı yıllarda bu strateji, kendisini, dünyanın çeşitli yerlerinde, yüzlerce ölüm ve yaralanmaya sebep olan terör saldırıları olarak gösterdi.
Orta doğu’da, Hizbullah ve bağlı birimlerin saldırıları, birçok Arap ülkesini hedef aldı –çoğunlukla körfez ülkelerini hedef aldı ve bu operasyonlar, İran’ın çıkarlarına hizmet ediyordu. 1980’lerde, İran devrimini ihraç etmeyi hedefleyen saldırıların yarısı, Arap devletlerini hedef aldı. Benzer eylemler, İran-Irak savaşı boyunca Bağdat’a giden Arap yardımlarını engellemeyi de amaçlıyordu. Bu operasyonların birçoğu, Hizbullah birimleri ve Hizbullah’tan eğitim ya da destek alan yerel Şiî gruplar tarafından icra edildi. Benzer eylemler hem bu ülkeler içerisinde hem de bu ülkelerin yurt dışındaki çıkarlarına karşı düzenlendi.
20 Ekim 1987’de, 17 tanesi Hizbullah üyesi olan 18 Arap terörist, İspanya’da, Kuveyt ve Iraklı diplomatlara suikast planladıkları gerekçesiyle tutuklandı. 1980’li yıllarda Hizbullah, Kuveyt’e karşı yoğun terör eylemleri gerçekleştirdi. Bu eylemlerin çoğu, yerel İran-yanlısı Şiî gruplarla işbirliği içerisinde bir dizi bombalama eylemine karışmakla suçlanan Hizbullah üyelerinin, Kuveyt’te hapsedilmesinin bir misillemesi olarak düzenlendi. Eylemcilerin bazılarının, Hizbullah’ın operasyonel şubesinin liderlerinden Hüseyin Musavi ve Imad Mugniyeh ile yakın aile bağları vardı.
Hizbullah, bölgedeki terör eylemlerine 1990’larda da devam etti. 1996 yılında, Suudi Arabistan’da bulunan Khobar Kulelerindeki bir ABD askerî birimine düzenlenen saldırı, Hizbullah ile onun Suudi kardeşi arasındaki işbirliğinin devam ettiğini gösteriyordu. Benzer şekilde, Lübnan ve Suriye’de konuşlanan İranlı unsurlar, 1996 ve 1998’de Bahreyn’de, terör eylemleri düzenlediler –Bahreynlilerin, Lübnan otoritesine şikâyette bulunmalarından sonra bile.
Hizbullah’ın eli diğer bölgelere de uzandı. Örneğin Hizbullah, Avrupa’da, İspanya’nın Torrejon kentinde bulunan ABD hava üssüne yakın bir restorana, 1985 Nisan’ında düzenlenen bir saldırının içinde de bulundu. Bu saldırıda 18 İspanyol öldü, 15’i Amerikan olmak üzere 27 kişi de yaralandı. 1985-1987 yıllarında, Hizbullah, Paris’te, alışveriş merkezlerine, tren istasyonlarına ve trenlere yönelik bir dizi bombalama saldırısı ile de ilişkilidir –bu saldırılarda, 13 kişi öldü ve 250’den fazla kişi de yaralandı. Bu saldırılar, Hizbullah’a bağlı ve Fuad Ali Salih (Mart 1987’de tutuklanan Tunus vatandaşı) tarafından yönetilen bir sürü üyeden oluşan bir şebeke tarafından yürütüldü.
Hizbullah, güney Amerika tarihinin iki ölümcül terör saldırısının da arkasındaki aktördü: 17 Mart 1992 yılında, Buenos Aires’teki İsrail büyükelçiliğini yıkan bir bombalama olayı 29 kişiyi öldürdü ve 250 kişiyi yaraladı; ve 18 Temmuz 1994’te, Arjantin Yahudi Ortaklık topluluğunun Buenos Aires’teki merkezine düzenlenen saldırıda 100’e yakın insan öldü, binlercesi de yaralandı. Ayrıca Hizbullah, Arjantin, Brezilya ve Paraguay’ın kesiştiği “3 sınırlı alan”da da önemli bir mevcudiyet kurdu –yerel iş ağını, uyuşturucu kaçakçılığını ve kaçak mal ağını, dünyanın her yerindeki terör operasyonlarına fon sağlamak amacıyla kullandılar.
Taylant’ta, Hizbullah, Bangkok’ta bulunan İsrail büyükelçiliğine, başarılı olamayan intihar saldırıları gerçekleştirmeyi denedi (1994 Mart ayında). Asya’nın başka yerlerinde Hizbullah, Singapur’a yanaşmış ABD ve İsrail gemilerine de başarısız saldırı teşebbüslerinde bulundu.
1990’lar boyunca, Hizbullah, bazı uluslar arası değişikliklerden ötürü ABD çıkarlarına karşı daha az aktifti: Komünist blok’un çökmesi; 1991 Körfez savaşı sonrası ABD’nin güç kazanması; ve direkt olarak Suriye’nin de dâhil olduğu, Arap-İsrail barış sürecinin başlaması. Ayrıca reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin seçilmesi ile birlikte İran’daki dini rejim, kendi iç sorunlarına odaklanmaya başladı ve uluslar arası terör üzerine olan ilgisinin düştüğü gözlendi.
Amerikan akademisyen Norton’a göre Devrim Muhafızlarının, 1990’ların 3’te 2’si diliminde Lübnan’da bulunuyor olması, İran’ın, Lübnan’la ilgili tutumundaki bir kaymayı doğruluyor. 1998 itibarı ile, İran birliklerinin bakiyeleri de geri çekildi. Norton’a göre bu, birçok İranlı için İslam devriminin ihraç edilmesine dair herhangi bir ciddi çabanın, kesin olarak sona ermesi anlamına geliyordu. Fakat Norton’un iyimser değerlendirmelerinin hatalı olduğu görüldü. Ve Muhafızların, kısıtlı sayıda da olsa Lübnan’daki mevcudiyeti yıllarca sürdü ve devrimin ihracı, İran dış politikasının önemli bir özelliği olarak kaldı.
