Raşid Gannuşi, İran'ın neden hedef alındığını yazdı:
İran konusunda ya da başka konularda, İslami kesimde –ne yazık ki- azımsanamayacak bir kesime hâkim olan ve tıpkı mistik yorumcuların metinlerin apaçık anlamlarını bırakıp bunun arkasındaki apaçık gerçeklere tamamen aykırı alternatif anlamlar arayarak yaptıkları gibi dini metinlerin mistik yorumuna benzeyen komplocu ve saçma yorumlarını incelediğimizde İran Cumhuriyetinin parçalanma ve çözülmeye hedef olduğunu ikrar etmekten başka bir seçeneğimiz kalmıyor.
Bu ise bütün Batı savaşlarında olduğu gibi, hedef alınan rejimi barış ve güvenliği tehdit eden, sabit ve korkunç bir tehlike görüntüsünde göstermek için medyadaki karalama kampanyalarıyla başlayan planlar aracılığıyla gerçekleşiyor. Hatta bu rejim dünyadaki her türlü belanın kaynağı olarak gösteriliyor. Bundan sonra ikinci aşama geliyor ki o da ambargodur. Ambargo genellikle sınırlı bir alanda başlar ama sonrasında hedef alınan ülkeye boyun eğdirmek, teslim olmaya mecbur etmek ya da bütün iç çelişkileri hortlatıp, ambargo ve baskıyı şiddetlendirip muhaliflerin bunu körüklemesine izin vererek iç yapıyı patlama seviyesine getirmek için daha geniş kapsamlı hale getirilir. Hedef alınan direnir ve iç yapısına sıkıca tutunursa patlamaz. Bundan sonra da ona en yıkıcı ve güçlü darbeyi indirmek için hazırlık yapmak ve fırsat kollamaktan başka bir şey kalmaz geriye. Eğer teslim olursa kendilerince yeniden inşa etmek için değerleri, yasaları, kültürü ve kanunlarını baş aşağı edecek ve topraklarını yabancı askeri üslerle kirletip onurunu ve gücünü kıracak şekilde yapısını çözerek geleceğine el koymaya çalışırlar. Tıpkı ordularının yenilmesinin akabinde Irak, Japonya ve Almanya’ya yaptıkları gibi.
Bugün bütün işaretler ABD başkanlığındaki Batılı güçlerin gelecek dönemde İran’ı –sanki onunla zaman yarışı yapıyormuşçasına- baskı, ambargo ve basın kampanyalarından başlayıp iç patlamalar ve yıkıcı savaşlara varıncaya kadar kullanılacak mekanizmalarla boyun eğdirmeyi hedefleyeceğini gösteriyor. Medyatik, diplomatik, siyasi ve kültürel bu seferberlik Batının bölgedeki politikalarını takip eden kişiler için tanıdık hale gelen öncüllerden başka bir şey değildir. Bu, düşman olarak bellenen ve soğuk savaşla (ambargo, propaganda ve ihlaller) karşı durulması gereken tehlike olması itibarıyla hedef alınanlara karşı Batının açtığı savaşların bir ön hazırlığıdır. Eğer soğuk savaş düşmana boyun eğdirmede fayda sağlamazsa askeri çözümler kullanılır. Irak’ta yaptıkları budur. Burada sorulacak soru şudur: İran neden hegemonyal güçler tarafından hedef alınmaktadır?
1-İran rejimi ön safta Amerika ve onun koruyucu köpeği İsrail’in olduğu Batılı hegemonyal güçler tarafından hedef alınmaktadır. Bu, kuruluşundan beri rejim üzerinde uyguladıkları ambargo, ekonomik boykot ve buna benzer politikaların tanıklık ettiği bir gerçektir. Aynı şekilde Pentagon’un devrimin ilk yıllarında Tabes Çölü’ne -Allah’ın izniyle başarısız olan- hava saldırısı düzenleyecek kadar korkunç bir askeri seferberlik içine girmiş olması da buna tanıklık etmiş ve etmektedir. Bundan sonra askeri hedef alma olayları katlanarak artmış ve İran çevresindeki askeri yığılma kesintisiz bir artış göstermiştir. Burada bölgesel rejimlerin işbirliği ve çeşitli kolaylaştırmalar kullanılmıştır.
Batı basını İslam Cumhuriyeti rejimini karalama, onu terörle ilişkilendirme ve dünyayı ona karşı durmaya çağırma görevini ifa etmede gecikmedi. Toplumsal yapısını sarsmak için her toplumda bulunan adaletsizlikleri ve eksiklikleri kullanarak yılmaz bir çalışma içine girdi. Silahlı isyana sevk edecek kadar İran halkını birbirine karşı kışkırttı. İsyancılara silah ve basın alanında yardım sağladı. Rejime muhalif bütün gruplar ve onların sembolik şahsiyetleri hatta bağımsız ulusal gruplar, ülkedeki istikrarın sarsılması ve gedik açılması için basın alanında yardım gördü. Bütün bunlar “kalbi olan ya da şahit olduğu halde kulak veren” herkesi, İslam cumhuriyetinin uluslar arası hegemonyal güçler tarafından yıkım ve çözülmeyle hedef alındığına dair şüphe götürmez bir sonuca götürür. Bütün bunlar rejimin orada burada yaptığı ve bazı ıslahatçıların düzeltilmesini istediği hatalara ek olarak gerçekleşmektedir. Rejimin sembolik şahsiyetleri bu hataları itiraf etmekte hatta sert bir şekilde karşı çıkmaktadır. Bu hatalar bazı güvenlik makamlarının, bazı muhaliflerin haklarına tecavüz etmesinden öldürme ve işkenceye kadar varmaktadır. Ancak bu tür aşırılıklara dışarıdan gelen tenkitlerin muharrik unsuru çoğunlukla ıslah amaçlı değildir. Öte yandan İran rejimi de her beşeri rejimde olduğu gibi reformu hak etmekte ve buna ihtiyaç duymaktadır.
2-İran İslam cumhuriyetine karşı olan bu statik hedef almanın sebebi nedir? Batı’da iktidarda olan partilerin sağcılardan solculara dönüşümüyle ya da İran’da yönetimin reformistlerle muhafazakârlar arsasında değişmesiyle değişmeyen bu hedef almanın sebebi nedir?
a)İmam Humeyni’nin temelini attığı cumhuriyet rejimi, “ne doğudan ne batıdan” sloganını kullanarak uluslar arası güçlerden bağımsız karar almaya özen gösterdi. Bu karar, devrimin ilk günlerinde yapılan referandumla kabul edilen İslam rejiminin başlamasıyla hayat buldu. Dünya üzerinde var olan bütün rejimlerden ayrı bir rejim vücuda geldi. İslam değerleriyle –özellikle Al-i Beyt’in açıkladığı gibi- çağdaş, siyasi, modern mirası birleştirdi. Bunu yaparken diğer milletlerin hikmetlerinden İslami talimat ve amaçlarla uyuşacak şekilde faydalanma temelinde hareket etti. Bu, farklı ekollerden bütün ıslahçıların kabul ettiği bir temeldir.
Aynı şekilde eğitim, kültür, yasama ve doğruluğuna yanlışlığına bakılmaksızın rejimin izlediği uluslar arası konumdaki bağımsız halk kararı ilkesi de belirlendi. Ama bu özetle; kaybedenlerin nadiren sorguladığı parti seçimlerinde, yönetimin dönüşümünü sağlayan düzenli periyodik seçimlerin ifade ettiği geniş kapsamlı bağımsız bir halk iradesini ifade ediyordu. Ancak şu ana kadar uluslar arası ve bölgesel güçler tarafından hedeflenen rejimi sarsma çabaları başarısız oldu.
Bu bağımsız halk kararı bölge ülkelerinde, üst düzey siyasi bir yetkilinin çıkıp ülkesinin ileride başkanı olacak kişinin Amerika’nın rızasını ve İsrail’in onayını alması gerektiğini açıklayacak kadar nadir bir durum olarak addediliyor.
b)Bağımsız gelişme: İslam cumhuriyeti askeri, kültürel ve ekonomik olarak büyük modern bir devletin ihtiyaç duyacağı her şeyi sağlayarak modern ve uygun teknik ve bilgi alanını geliştirmek için amansız bir çalışmaya girerek teknik gelişme alanında bağımsız kararını hayata geçirmeye özen gösterdi. Bu siyaset İslam cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana Amerika, onun şımarık müttefiki İsrail ve o yörüngede seyreden ülkeler tarafından ambargo ve tehdide maruz kalmasına neden olmuştur. Hedef alma, boğucu ambargodan başlamış sürekli olarak askeri işgalle tehdit etmeye kadar varmıştır.
İslam cumhuriyeti halen –zamanla yarış edermişçesine- savunmasını geliştirmeye çalışmaktadır. Düşmanlarının tehditlerine öldürücü darbe tehdidiyle karşılık vermekte ve karşılıklı saygı, bölgedeki ve dünyadaki rolü ile konumunu itaat değil eşitlik konumundan tanıma temelinde barışa her zaman açık kapı bırakmaktadır. Siyaset bilimindeki temel bir ilkeden hareket etmektedir: Kuvvetin desteklemediği siyaset yoktur. Zira haddi zatında savaş siyasetin farklı araçlarla devam etmesidir.
İslam cumhuriyetinin nükleer enerji sahibi olması ve bunu geliştirmeye çalışması bu maksatladır. Bu enerji, İran’ın ihtiyacını kanıtladığı ve uluslar arası kanunun da izin verdiği sivil kullanım düzeyinde bu asırdaki en önemli enerjilerdendir. Buna rağmen hegemonyal güçler onu bundan mahrum etmekte ısrar etmekteler. Bu askeri alanda da en önemli enerjilerdendir. Ama İran nükleer programı ile bu programın askeri alanda kullanıldığı yönünde söylentiler yaymaya çalışan taraflı ve zalim uluslar arası denetime tesislerini açarak askeri alanda bir hedefinin olmadığını kanıtlamıştır. Öte yandan İran’ın ve Müslümanların düşmanı İsrail yıkıcı nükleer stoklarını uluslararası denetimlere kapatmakta ve Batı tarafından hiçbir sorgulamayla karşılaşmamaktadır. Bu ise ülkeler arasındaki eşitlik ve adalet mantığı için yeterlidir. Sadece İran’ın ve bölge ülkelerinin nükleer güce her türlü kullanımıyla sahip olmaya çalışma hakkını yasallaştırmak için değil tehdit ve savaşla egemenliğini yaymaya çalışan bu saldırganı caydırarak ulusal güvenliğini koruma alanında bile eşitlik ve adalet bunu gerektirir.
Gerçekte ise Batı’nın gelişmekte olan ümmetimizin tecrübeleri karşısında izlediği siyaset tarihi İran’ın hedef alınmasının, ideoloji ve mezhep bir yana bağımsız İslami ve Arap kalkınma projelerine karşı değişmez bir Batı siyaseti olduğunu göstermektedir. 19. Yüzyılda Muhammed Ali Mısır’ının ulusal kalkınma projesi, Abdunnasır ve Saddam Hüseyin’in ulusal projeleri, Muhammed Musaddık’ın ulusal projesi ile Humeyni’nin şii projesi arasında Batı siyaseti için hiçbir fark yoktur. Bu ayrıntılar, bakışını İslam ümmeti üzerine yoğunlaştıran Batı’yı ilgilendirmez. İslam ümmetinin Batı merkezinden bağımsız bir gelişme tecrübesinde başarılı olması yasaktır. Burada bu tecrübeyi geliştirmeyi üstlenen grubun ideolojisine bakılmaz.
Bunlar, masasının üzerine İslam dünyasının haritasını yayan Batılı karar alıcıların değil dar görüşlü insanların üzerinde duracağı ayrıntılardır. Soğuk savaş şartlarında kutsal ateşi çalarak kurtulan Pakistan tecrübesi şimdi yıkımla karşı karşıyadır. Pakistan’ın varlığı kutsal ateşi çalması sebebiyle çözülmeyle tehdit edilmektedir.
c)İslam cumhuriyetinin Filistin direnişine destek olması. Bu destek ilk günlerde başladı ve durdurulması için yapılan bütün baskılara rağmen devam etti. Bu destek, Humeyni’nin devrimden önce ve sonra her aşamada İsrail’e karşı kışkırtma ve onu ümmetin kalbine ekilmiş, kökünün kazınması gereken bir kanser hücresi olarak tanımlama mirasının bir ifadesidir. Bu provokasyon Humeyni’nin Şah rejimine karşı çekmiş olduğu en önemli silahtı. Burada Humeyni, İran halkını rejimin ıslah edilebilirliği yönünde kendini kandırmayı bırakarak ona karşı mücadelede harekete geçirmiştir. Şah rejimi kanser varlık İsrail ve onun hamisi Amerika’yla ittifak ederek bu çirkin ihanete bulaşmıştır. Bu nedenle Humeyni, elçiliğini, FKÖ’de temsil edilen Filistinliye miras bırakarak devrimin başarılı olması için rejimi en kötü şekilde kovmada bir an bile tereddüt etmemiştir. Hatta örgüt güçsüzleşip serap peşinde boşu boşuna koşup müzakere labirentlerine dalarak davanın temelleri üzerinde pazarlık yapmaya başladığında bile İslam cumhuriyeti ister Sünni ister Şii, ister İslami ister laik olsun İsrail’e karşı direnen gruplara cömert bir şekilde yardım etmede tereddüt etmemiştir. Bu ise İslam cumhuriyetine, Filistin davasının bütün davalar arasında merkezi bir yer veren ümmetin gözünde başka bir meşruiyet kazandırmıştır. Yahudi meselesinin Batı kültüründeki önemi ve hassaslığı, Yahudi lobisinin Batı’nın karar alma kurumlarındaki derin nüfuzu ve Batı çıkarlarının hizmetinde kullanılacak stratejik rolün önemi itibarıyla alacağı cezalara aldırış etmemiştir. Bu çıkarlar arasında yöneten takıma bakılmaksızın ümmetin kalkınma projelerini yok etmek gelmektedir. Öte yandan İslam cumhuriyetinin Lübnan ve Filistin’deki direniş gruplarına verdiği destek iç sorunlara sebep olmuştur. Reformist muhalifler “Gazze ve Dahiye’den önce İran” sloganını ortaya atmış, özellikle başat Arap ülkeleri Gazze’ye ambargo uygulama, onu boğacak çelikten duvarı örme ve yakın gelecekteki kampanyalar karşısında düşmana teslim oluşunun yolunu hazırlamada pay sahibi olacak kadar Filistin’i kurtarma sorumluluğundan sıyrılmaya başlamıştır. İran hangi bahaneyle Filistin’in özgürlüğünü dava sahipleri olan Araplardan daha çok ister!!!? Zira İran’daki laik milliyetçilik ve “İslami” reformist muhalefetin lisanı hali yüzünü kıble yerine Batı’dan yana çevirmiştir. Bu da İslam cumhuriyeti rejimi üzerindeki baskıların yoğunluğunu artırmaktadır.
d)Direniş ve muhalefet mihverinin oluşması. İran, Filistin ve Lübnan direnişlerine destek olmakla kalmadı direniş ve muhalefet kampı olarak bilinen ve farklı eğilimleri olan direniş güçleri ile siyasi grup ve devletlerden oluşan, Filistin direnişine destek olmak, bölgedeki hegemonyal güçlere boyun eğme ve ilişkileri normalleştirme seçeneğine karşı çıkma üzerinde birleşen kamp ya da mihveri gözetmek, kalkındırmak ve geliştirmek için çalıştı. Bu kamp halen kıtalar boyunca farklı ideolojik eğilimlere sahip grupları cezp etmektedir. Bunlar arasında İslami, Hıristiyan, solcu ve küreselleşmeye karşı olanlarla çevreci olanlar yer almaktadır. Bunlar arasında ister Siyonizm karşıtı Neturei Karta gibi Ortodoks ister solcu olsun bazı muhalif Yahudiler de bulunmaktadır.
Uluslar arası bu kampın kurucusu olarak İmam Humeyni’nin dünya üzerindeki zayıf düşürülmüşlerle kibirliler arasındaki çatışma mihverinde ortaya attığı söylemi Kasas suresinden ilhamını almıştı: {Yeryüzünde zayıf bırakılanlara lütufta bulunmak, onları imam yapmak, onları varis kılmak, Firavun’a Haman’a ve ikisinin askerlerine çekindikleri şeyi göstermek istedik.}
Özetle: İran’daki İslam devrimi muasır tarihin en önemli olayını ve ümmet, bölge ve dünyanın yeni tarihinde ileri bir evreyi temsil etmiştir. Bu evre bağımsızlık ve hegemonyal güçlerden kurtulmayı, ümmetin birliğinin yeniden sağlanmasını, atıl güçlerini seferber etmeyi ve Filistin’deki direniş güçlerine destek olmayı müjdelemektedir. Mezhebi karakteri olmasına rağmen siyasi ve mezhebi ihtilaflara hoşgörülü, adalet ve çoğulculuk kurallarına saygı çerçevesinde kaldığı müddetçe bunun bir zararı yoktur. Ancak mezhebi karakter içinde boğulmasından, siyasi tavizsizliğin yayılmasından, mezhepçilik ve hurafenin hortlamasından bazı kesimlerde gururun tırmanması ve ihtilafın baş göstermesinden korkuluyor. Bu, özgürlük, kalkınma ve İslam safının birliğini gerçekleştirmede karışıklık ve engel oluşturabilir.
İran’da hedef alınan şeyin, Batı tarafından bütün yok edilmiş kalkınma tecrübelerimizde hedef alınan şeyle aynı olduğu sabittir. Batı bu tecrübeleri bütün kalkınma projelerinin gerçek vatanı olan halktan uzaklaştırmıştır. Bu tecrübenin yeniden tekrarlanmasına izin mi vereceğiz? Allah şöyle buyuruyor: {Topluca Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve parçalanmayın}
Raşid Gannuşi'nin aljazeera.net'te yayınlanan bu analizi, Gülşen Topçu tarafından İsra Haber için tercüme edildi.