
Mehmed AKİF |
|
Üstadımız Selahaddin Eş Çakırgil, Haksözhaber sitesinde yayımlanan “Ben kral değil, cumhurbaşkanıyım..’ diyene bakar mısınız?” başlıklı yazısında İran’ın Suriye konusundaki tutumunu savunanlara veryansın ederken, Mecelle’ye de atıfla, “Def’i mefâsid celb-i menâfî’de evlâdır” kuralına yer vermiş. Kuralın kitapta yazılımına amenna…
Üstad sözkonusu yazısında bir kurala atıfta bulunduğuna göre, bu kuralın her somut olayda nasıl işletileceğini de biliyor olmalıdır. Yani üstad “Def’i mefâsid celb-i menâfî’den evlâdır” dediğinde incelemeye aldığı olaydaki “fesad”ı, “menfaat”i, “def” yolunu ve “evla” oluşun ölçüsünü bilmelidir. Üstad bir fıkıh kuralına dayandığından, kendisine, bir İran filminde hâkimin davacı kadına söylediği şu cümleyi hatırlatabiliriz: “Hukuk soğuktur, buz gibi”. Üstad bu kuralı medeni hukukun alanından çıkarıp siyasi fıkha yaydığı için somut olayda –Suriye meselesinde- bu kuralın unsurlarını tespit etmek gibi bir zorunlulukla karşı karşıya kalacağız demektir.
Her şeyden evvel, üstadın atıfta bulunduğu kuralı işletme yetkisi kimindir? Siyasal alanda birbirini tetikleyecek ve geleceği etkileyecek bir konuda Müslümanlar açısından “fesad”ı ve “menfaat”i belirlemekle yetkili ve görevli makam hangisidir? Söz gelimi, Birleşmiş Milletler Teşkilatı “fesad”ı ve “menfaat”i belirlemede yetkili ve görevlidir, diyebilir miyiz? Yahut Amerika Birleşik Devletleri böyledir, diyebilir miyiz?
Bölge ülkeleri, misal, Türkiye ya da Suudi Arabistan bunları belirlemede hak sahibidir diyebilir miyiz? Üstadımızın ve bir kısım serkeşin arzu ettikleri üzere şayet bir “ulus devlet”e dönüştürmeyi başarabilirlerse İran bunda hak sahibidir diyebilir miyiz? Bu kalemlerin bakış açısıyla her ülke ancak kendi menfaat alanını genişletmekle meşguldür ve öyleyse Suriye meselesi ancak ulus devletlerin çıkar çatışmalarından ibarettir. Ne var ki, her ne kadar bugün şahsi hissiyatına kapılarak gözü kapalı makaleler yazsa da, biz üstadın İran İslam Cumhuriyeti nizamını bildiğinden eminiz.
İran İslam Cumhuriyeti Anayasası Rehberlik makamına özel bir önem vermiştir. Anayasanın 58.maddesinde, “İran İslâm Cumhuriyeti’nde egemen güçler; yasama, yürütme ve yargı güçleri olup, velâyet-i emr ve imâmet-i ümmet denetiminde bu kanunun ilerideki maddeleri uyarınca işlev kazanırlar. Bu üç güç bir birinden bağımsızdır.” denilerek Rehber’in sadece İran’ın değil ümmetin işlerini de usulü dairesinde tedvir etmesi öngörülmüştür. Yine Anayasa 109.madde ile Rehber’in seçimine yönelik kriterleri şu şekilde açıklamıştır:
“1. Fıkhı ilgilendiren bütün konularda iftâ (fetva verme) için gerekli ilmî salâhiyete sahip olmalı; 2. Ümmet-i İslâm’ın rehberliği için gerekli adalet ve takvâyı hâiz olmalı ve 3. Rehberlik için yeterli siyasî ve toplumsal görüş, yiğitlik, yöneticilik ve güce sahip olmalıdır.”
İmam Humeyni vefatından az evvel kendisinin vekili olarak kabul edilen –Üstad Çakırgil’in de çevresinde yer aldığı- Ayetullah Muntazari’yi siyasi konulardaki saflığından ötürü azletmiş ve böylelikle bugünkü Rehber’in yolunu açmıştı. Bir anlamıyla bugünkü Rehber Ayetullah Hamanei merhum İmam Humeyni’nin de işareti ile bu göreve layık addedilmiştir. Görünen odur ki, Hamanei yirmi yılı aşkın bir zamandır vazifenin yüklediği ağırlığı omuzlamayı başarmış haldedir. Bu durumda, ümmetin geneli için “fesad”ın ve “menfaat”in kimin tarafından belirleneceğini, bu hakkın kimde olduğunu söylemeye hacet var mıdır?
Kuralın unsurları açısından, bugün “fesad” hangisidir? Suriye yönetiminin halkın bir kısmına yönelik şiddeti mi, yoksa Batılı güçlerin Suriye’ye yerleşmesine yol açacak bir müdahale mi? Bir başka deyişle, ümmet açısından, Batılıların Suriye’ye yerleşmesi mi menfaattir yoksa Suriye yönetimine reform için imkân tanınması mı?
Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey kendisine Suriye meselesini soran Akşam Gazetesi’nden İsmail Küçükkaya’ya şöyle cevap veriyor; “Batı zaten ikiyüzlü davranıyor, çünkü petrol yok. Olan bize oluyor. Esad tahmin edilenden çok daha güçlü, kim ne derse desin arkasında halk desteği de var. Bence kolay kolay gitmez. Zaten Esad düşerse, Suriye'de Arap Baharı filan olmaz. İç savaş çıkar. Suriye'den ikinci bir Irak çıkar. Bizim ilişkilerimiz de en az on sene düzelmez. Keşke böyle olmasaydı. En çok zararı biz çekiyoruz.”
Görüldüğü üzere burada engellenmeye çalışılan “fesad” Batının gelmesi ve Suriye’nin yeni bir Irak’a dönmemesiyken, Suriye rejimine reformlar yönünde verilen destekten umulan menfaat ise Direniş’in devamının sağlanarak Amerika’nın askeri açıdan ana üssü Siyonist rejimin ve akabinde de Amerika’nın bölgeden sökülmesidir. İran’ın hareket ekseninin “Direniş” merkezli olduğu ortadadır. Bu bakış açısı kısaca şöyle özetlenebilir: Amerikan çıkarlarına zarar vermesi mümkün tüm gelişmelerin desteklenmesi ve Amerika’nın menfaatlerine hizmet edecek gelişmelerin usulünce engellenmesi.
Amerika’nın Müslüman coğrafyadaki halk hareketlerini yönlendiriyor oluşu tartışmalı bir konu olsa da, bu halk hareketlerinin katıksız İslami hareketler olmadığı aşikârdır. Yine bu hareketler neticesi oluşan siyasi durum Amerikan menfaatlerine yönelik tehdit açısından halen belirsizliğini korumaktadır. Bölgede öne çıkan hareketler Amerikan menfaatleri ile çatışacaklarını söylememektedirler. Mısır örneğinde olduğu gibi Selefiler dahi Camp David Anlaşmasını kategorik olarak reddetmemektedirler.
Bugün apaçık gerçek şudur: Ümmetin menfaatini belirlemek hak/yetki ve görevi ne laik Türkiye’nin bayındırlık işlerini yüklenen bir siyasi yapıya ne de hiçbir siyasi, askeri, ekonomik ve sosyolojik sorumluluğu olmayan, ülke, bölge ve dünya çapında anlamlı bir topluluğu temsil etmeyen gruplara verilmiştir.
Üstadımız ve benzeri kalemler hoşlanmasa da, bu böyledir. Rehberlik makamı Suriye’de reformları destekleme yönünde bir karar vermiştir ve bu tercihin neticelerini de göğüsleyecek güçtedir.
|