
Nigar GÜMRÜKÇÜOĞLU |
|
Allah resulünün (as) Kuba’da inşa ettiği, temeli takva ve katıksız samimiyetten ibaret olan mescitten Ehli Suffe’nin yer aldığı Mescid-i Nebevi’ye ve oradan da İslam Dünyası’nın her yanına dağılan sayısız örneği ile mescit İslam Medeniyeti’nin köşe taşını oluşturmuştur. Kuba Mescidi gibi basit olanından Selimiye Camii gibi mimari açıdan şaheser kabul edilenine dek hemen hepsi yeryüzünün ilk ibadet mahalli, “Allah’ın evi” Kâbe’den birer şube olarak telakki edilmiştir. Bir yere bir mescit açmak yahut bir cami inşa etmek bir bina var etmekten öte bir anlam ifade etmiş, Allah’ın takdirinin ve ahkâmının orada yaşatıldığını simgeler hale gelmiştir.
Anadolu kültürü açısından cami güçlü bir geleneğin de işareti olmuştur. Özenle, titizlikle işlenmiş mimari yapılarıyla minicik mahalle aralarından büyük kentlere kadar cami siluetleri Müslümanların ulaştıkları yerleri nasıl İslamlaştırdıklarına şahitlik eder. Bunun için olsa gerek Necip Fazıl, “Sakarya Türküsü”nde, “Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu/ Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?” diyordu. Halkın, günün beş vaktinden birinden özel günlere kadar, Allah’ın adını yücelttiği, sevinç ve hüzünlerini paylaştığı “Allah’ın evi”nden bir şube olmaları hasebiyle camiler, Kâbe’nin tüm farklılıkları ihram ile örtmesine benzer bir şekilde cemiyetin farklı tüm kesimlerini bir safta eritmeyi de bilmiştir. Allah’ın evinde, hilafsız, bütün Müslümanlar bir tarağın dişleri gibi aynı hizada saf tutarlar, kıyama dururlar...
Anadolu kültürü ile de harmanlanan camii geleneği şüphesiz Hz. Peygamber dönemine ait izleri de taşıyordu. Hz. Peygamber’in mescitlerinde olduğu gibi Anadolu’nun camilerinde de Müslümanların ortak dertleri dinlenir, geleneğe göre hasta, yaşlı, dul kalmışların derdine çare aranır, düşkünler sahiplenilirdi. Yine bu camilerde İslam toplumunun siyasi meselelerinin konuşulduğunu, halifeler dönemine benzer uygulamalara şahit olunduğunu görürdük. Tarihi kaynaklar bize bunlara ilişkin örneklikler sunmaktadır. Ne var ki, Hilafetin ilgası ile birlikte kaldırılan Şerriyye ve Evkaf Vekaleti’nin yerine kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı camilerin fonksiyonlarını yeniden tanımlama yoluna gitmiş, bilinmedik bir cami anlayışını yaygınlaştırmak için teşkilatlanmıştır.
Yeni dönemde laik Devlet anlayışını yerleştirmeye yönelik ilga, siyasi ve kültürel açıdan yeniden inşa politikalarının bir parçası olarak Diyanet İşleri Başkanlığı da cami geleneğine yeni bir anlayış getirmiştir: Evet, camiler “Allah’ın evleridir”, ibadet yerleridir, Müslümanlar için maddi ve manevi dayanışma imkânları oluşturur, ancak cami siyaset götürmez nevinden bir yaklaşım ve bunu temine yönelik kararlar ile Diyanet, cami geleneğini ve kendisinin varlık sebebini sorgulanır hale getirmiştir. İslam’ın siyasi taleplerini bir tehdit unsuru olarak gören zihniyetin ürünü iktidarların buna karşı alınması planlanan tedbirleri uygularken Diyanet İşleri Başkanlığını bir koçbaşı olarak kullanması ve Müslüman ahalinin kadim kültürünü paramparça edecek uygulamaları camilerden başlatması yahut bunun için camileri birer üsse çevirmesi şüphesiz tesadüf değildi. Diyanet’in resmi ideoloji ile “ahenginin” Cuma hutbelerinde yapılacak vaazların cami imamlarına tebliğ edilmesinden tek dilde hutbe dayatmasına, imamların siyasi tüm imalardan kaçınmaları için aralıksız sürdürülen fişleme ve tahkikatlardan imamları istihbarat memuru gibi görmek isteyenlere karşı çıkmayan bir yönetime kadar sayısız göstergesi vardır. Tüm bunlar bize Diyanet tarafından yeni bir yön verilmeye çalışılan cami geleneğinin nasıl bir aşamada olduğunu gösteriyor. Hal böyle olunca, Diyanet’in yakın zamanda geliştirmeye çalıştığı “kadın” ve “Kürt medreseleri” konulu projelere ihtiyatla yaklaşma ihtiyacı duyuyoruz. Elbette kangren haline gelmiş sorunların çözümüne katkı sağlayacak çabaları takdirle karşılarız ancak bunların icrasında gözetilen amacın, nihayetinde varılmak istenen noktanın da arı duru olmasını istemek hakkımızdır. “Onlar hak ile batılı murad ediyorlar” diyen Hz. Ali örnekliğinde olduğu gibi biz de doğru bir söz ile yanlış bir neticeyi talep etme arzusunda olacaklara karşı teyakkuz halinde olmalıyız.
Diyanet gerçekten faydalı olmak istiyorsa işe din adamlarının önünde bir engel, onların enerjilerine ket vuran bir kuruluş olmaktan vazgeçmekle başlamalı ve din adamlarını dine vakıf olmayan siyasetçilerin oyuncağı olmaktan çıkaracak çabalara yönelmelidir. Siyasetin din adamını yönlendirdiği bir anlayıştan din adamının siyasetçiyi denetleyebildiği bir anlayışa geçmenin öncülüğünü yapmalıdır. Bunu yapamıyorsa, en azından, Bosna Hersek Reis-ül Uleması Mustafa Efendi Çeriç’in istediği gibi o da, “siyasetçilerin din adamlarına karışmaktan el çekmeleri”ni istemelidir. Yoksa tüm bu camilerin kıymeti tarihi çini ve seramik işlemeleri ile değerlendirilmeye mahkûm olacaktır ki, İmam Humeyni, Allah’ın hükmü geçerli değilken Allah ve resulünün böylesi camilere ihtiyacı olmadığını söylemiyor muydu?
|